kıtaların hareketi

 
1596 yılında abraham ortelius adında bir adam ve asırlar sonra devamında alfred wegener afrika'ya ve 7000 km ilerisindeki güney amerika sahiline bakınca birbirini tamamladıklarını gördü. kıtalar önceden birleşik miydi? sorusuna cevap bulmak istiyordu fakat bu sıradışı fikrini desteklemek için wegener'in oldukça sağlam kanıtlara ihtiyacı vardı. güney afrika'da masa dağı'na -table mountain- baktıktan sonra 7000 km ilerideki günef amerika'da aynı yapıyı ve aynı kayaçları gözlemledi. tabi ki bu afrika ve güney amerika'nın birbiriyle birleşik olduğunun tek kanıtı değildi. glossopteris isimli bir bitkinin fosilerinin bulunmasıdır. bu bitki türüne ait fosiller sadece güney amerika ve afrikada bulunmuyordu dünya'nın bir çok bölgesinde bulunmasından dolayı günümüzdeki kıtaların devasa bir süper kıtanın -pangea- parçaları olduğunu düşünüyordu. milyonlarca yıl boyunca pangea'nın parçalara ayrıldığını ve birbirinden uzaklaştığını okyanusların açıldığını günümüzdeki haline kadar geldiğini savunuyordu. bu teorisne kıtasal sürüklenme -continental drift- adını verdi ve 1912'de yayımladı daha sonra daha fazla bilgi toparlayıp yeniden yayımlamaya devam etti.
fikri ilk başlarda kimse tarafından inandırıcı bulunmadı ve çoğu kişi tarafından kabul görmedi. çünkü yayımlarında devasa kıtaların oksanus zemininde nasıl hareket ettiğini açıklayamıyordu ve akla yatkın bir mekanizma olmadığı için çoğu kişi tarafından bu fikri kabul görmedi. insanlar canlıların bitkilerin bir şekilde gerekli koşullar sağlandığında bir kıtadan diğerine geçebildiğine herkes inanıyordu fakat kıtaların sürüklendiği fikrine kimse sıcak bakmıyordu. onun yerine dünya'nın belli evrelerde kabarıp yükseldiğine ya da alçaldığına dair bir kanıya sahiplerdi. bu şekilde canlılar birbirinden uzaktaki iki kıtada benzerlik gösterebilirdi. insanlar okyanus tabanının kıtalar ile aynı olduğunu kabul ediyorlardı ancak kimse okyanus tabanının nelerden oluştuğunu kesin olarak bilmiyordu. soğuk savaş sayesinde nükleer denizaltıların deniz dibinde güvenle hareket edebilmeleri için deniz tabanının derinliğini kesin olarak bilmeleri gerekiyordu ve askeriyeden yüksek meblağlı fonlar alan bilim adamları okyanus tabanını detaylı bir şekilde haritalandırmaya başladılar. gemiler bir hat üzerinde hareket edip deniz tabanın ses gönderirler ve bu sesin geri yansımasıyla gidiş-dönüş süreleri yardımıyla deniz tabanını haritalandırdılar. bu sistemle atlantik okyanusu'nun merkezi boyunca muazzam bir dağ sırasının varlığını ortaya çıkardılar. daha fazla veri topladıkça bu dağ sırasının dünya'nın büyük okyanusları boyunca izlediler. 60000 km boyunca bütün yerküreyi sarıyordu. bu dağ sırasının içinde bir yarık olduğunu keşfettiler ve bu yarık sayesinde wegener'in teorisine sağlam bir dayanak bulunmuştu. bu çatlak haritalanıp incelendiğinde kuzey amerika - avrupa arasında aynı dalgalı biçimde ve güney amerika - afrika simetriyi bozmadan devam ediyordu. hint okyanusu'nun içine ve pasifik okyanusu'nun dışına doğru devam ediyordu.
yine soğuk savaş sayesinde denizaltıları tespit edebilmek için sismik profilleme yöntemi kullanıldı. bu yöntemle gemiden denize bir bomba atılıyordu patlayan bombanın yarattığı etki deniz tabanına ve daha derinine etki ediyordu. yansıyan sesi inceleyerek deniz tabanının kalınlığını ölçebiliyorlardı. bu şekilde bilim adamları iki önemli şeyi keşfettiler birincisi okyanus kabuğunun kıta kabuğundan daha ince olduğuydu 30 km yerine 6 km kalınlığındaydı; ikinci olarak okyanusal kabuğun dünya'nın heryerinde aynı yapıda ve aynı kalınlıkta olduğuydu. bu okyanusal kabuğun dünya'nın her yerinde aynı süreç sonucunda oluştuğunu gösteriyordu. daha sonra gemilerin ardından okyanus tabanına bir süpürücü sarkıttılar ve gemi giderken okyanus tabanında örnekler toplayabiliyordu bu örneklerin çoğunluğunun volkanik olduğunu gördüler. bu volkanik örneklerin oldukça yeni olduğunu cam gibi parlamalarından ve pürüzsüz yüzeylerinden anlayabiliyorlardı. bu volkanikler yeni oluştukları için oldukça manyetiktirler ve bir pusula ile kontrol etmek istediğinizde yaklaşık 10 derecelik bir sapma gözlemyebilirsiniz. manyetik kayaçlar dünya'nın manyetik alanında yerel varyasyonlara neden olurlar ve bu da bilim adamlarına okyanus tabanını araştırmak için yeni bir yöntem sağlıyordu. manyetometre araştırmaları 1950'lerde yaygınlaşmaya başladı ve bu şekilde oluşturulan haritalarda pozitif ve negatif anomaliler paralel çizgilerden oluşuyordu. 1960'ların başlarında okyanus tabanı hakkında çok şey biliniyordu. tamamı aynı kalınlıkta ve kıtalardan daha genç yaştalardı. neredeyse tamamı volkanik kayalardan oluşmuş ayrıca merkezinde bir dağ sırası ve çatlak bulunuyordu. harry hess bütün bu verileri harmanlayan ilk kişiydi. hess orta okyanus dağ sırasının dünya'nın ayrıldığı yerde muazzam bir çatlak olduğuna inanıyordu. erimiş kayanın sürekli olarak çatlakta patlayarak sürekli olarak yeni okyanus tabanı oluşturduğunu öne sürmüştü. temel olarak yeni okyanus kabuğunun orta okyanus dağ sırasında oluşup sonra ilerlediği devasa taşıyıcı banttan bahsediyordu. bu teori wegener'in kıtasal sürüklenme teorisini, genç volkanik kayaçları ve okyanus tabanını genç yaşını ve her yerde aynı kalınlıkta olmasını, orta dağ sırasını ve çatlağı açıklıyordu. kıtalar okyanus kayaları üzerinde yüzmemişti, onunla beraber hareket etmişti. jeomanyetizma burada devreye girerek hess'in teorisine katkı sağlıyordu. bu süreç esnasında pozitif-negatif manyetizma anomalilerini kanıtlıyordu. volkanik kayalar patlayıp soğurken dünya'nın o andaki manyetik alanının yönünü kaydederler. eğer manyetik bir değişimker olursa bu değişimler kayalarda saklı kalacaktır. manyetik alan her değiştiğinde yeni oluşan kabuğun manyetikleşmesi değişiyordu.
milyarlarca yıldı orta orta okyanus dağ sıralarında sürekli olarak yeni deniz tabanı oluşuyor ve dünya bu zaman zarfında sürekli olarak büyümüyorsa yerkürede kabuğun oluştuğu hızda yutulduğu bir yer olmalı.
3.5 milyar yıl önce gezegenimiz tek bir engin okyanusla kaplıydı. bu devasa okyanusun içinde büyük kara parçaları yoktu kraton adı verilen küçük kara parçaları ve yüzlerce volkanik adadan oluşuyordu. okyanus ortası dağ sırası ve çatlaklarında sürekli olarak bir volkanik hareketlenme var bu şekilde kıtalar birbirinden uzaklaşıyorlar. peki kıtalar birbirinden uzaklaşırken dünya'nın harcmi artmadığına göre bu fazlalık nereye kayboluyordu? yerküre'nin tarihi; kıtalar-kratonlar arasındaki ilişki ve canlılara etkisi yazısında ateş çemberi -ring of fire- olarak bilinen yerde okyanusal kabuk yoğunluğu ve ağırlığı nedeniyle kıtasal kabuğun altına batmaktadır. 3.5 milyar yıl önce sabit duran kratonlar bu şekilde birbirine yaklaşmış ve dünya üzerinde devasa bir hareketlenme başlamıştır -ayrılma ve dalma batma bölgeleri görsel anlatımı-. pasifik okyanusu kenarında bulunan volkanların tamamı birbiriyle aynıdır. yüzlercesi sürekli olarak amerika'nın batı sahilini patagonya'dan, orta amerika'ya oradan alaska'ya kadar sıradışı bir kavisle kaplamaktadır. bu dağlar bering boğazı'ndan japonya'ya oradan endonezya'ya ve pasifik çanağının geri kalanı boyunca devam ederler; bu tam olarak ateş çemberidir. bu volkanların sonuçta pasifik okyanusu çevresinde bir andezitik kayaç halkası oluşturduğu bilim adamları tarafından farkedildi ve sonra bu kayaçlarla bütün kıtaları oluşturan kayaçlar arasında bir ilişki olduğu keşfedildi. dünya'nın bir çok yerinden örnekler alıp incelendiğinde ortaya şaşırtıcı bir sonuç çıktı. kayaçlar farklı görünüşlerine rağmen tamamı aynı basit içerikten oluşuyordu. dahası bu içerik kıtadan kıtaya değişiklik göstermiyordu; kuvars, feldspat ve hornblend. soluk ve şeffaf kuvarz, oldukça beyazımsı feldispat ve koyu yeşil hornblend, hangi volkanik kayacı incelerseniz inceleyin içeriğinde bu üç temel minerali göreceksinizdir.
1964 yılında kaydedilen en büyük depremlerden birisi alaska'yı vurdu. bu deprem sonucunda yapılan incelemelerde kıyı şeridindeki büyük bir bölge deprem sonrasında 12 metre kadar yükselmişti ve karaların içerilerinde kalan geniş bir bölge ise yaklaşık 2 metre çökmüştü. alaska'da yapılan incelemede görünür bir fay hattı bulunamamıştı. yıllarca kıtasal kabuk altına giren okyanusal kabuk bölgeyi sıkıştırıyor ve bu şekilde alaska'nın iç kesimleri yükseliyordu ve bir anda kilit noktasından atıp deprem gerçekleştiğinde biriken stres boşalıp kıyı şeridini 12 metre yükseltirken iç kesimlerde eskiden sıkışmanın oluşturdu yükseklik 2 metre kadar aşağı inmişti. bu hareketliki ilk o zaman fark edilmişti ama daha sonra bölge incelendiğinde eski depremlerin yüzeyde bıraktığı izleri gözlemlediler. bu aşamalar dizisi her bir kaç yüzyılda bir fayın ani bir hareketiyle kara sürekli olarak denizden yükseldikçe olmuştu. 1964 depremini inceleyen kişiler alaska sahili açıklarındaki okyanus hendeğinin depremle alakalı olduğu keşfedildi bu hende tüm pasifik okyanusu kenarını çevreliyordu ve pasifik okyanusu'nun tüm tabanının çevredeki kıtaların altına kayarak yeniden dünya'nın içine daldığının gösteriyordu. bu dalma-batma bölgelerinde ıslak okyanus tababı kıtasal babuğun altına battıkça ısınıyor ve ergiyordu daha sonra yüzeye çıkacak çatlaklar oluştuyuor ve yüzeyde volkanların olulmasına neden oluyordu. pasifik kıyısındaki volkanların çıkardığı buharlar üzerinde yapılan analizlerde alınan buhar örneklerinde biyolojik azot olduğu gözlemlenmiştir.

cehennem akvaryumu


öncelikle günümüzden 450 milyon yıl öncesine gidersek ordovisyen dönemine (495-440 myö) denk geliriz. bu dönemde bitkiler yeni yeni evrimleşiyorlardı. insan yaşantısına pek uygun olmayan bir dönemdir. işte bu dönemde akvaryumumuzun önemli elemanlarından ikisi yaşamaktadır; dev orthocon (giant orthocone) ve deniz akrepleri (sea scorpion - eurypterid). ordovisyen döneminde karada herhangi bir yaşam yoktu, dünya'ya baktığınız zaman ayın ya da başka bir gezegenin yüzeyine baktığınızı zannedebilirdiniz. zaten primitif atmosferde bolca karbondioksit bulunuyor oksijen oranı çok azdı. ama denizlerin içinde yüz milyonlarca yıldır bir yaşam sürmeye devam ediyordu. deniz akrebi denilen yaratık günümüzdeki ıstakoza benzemektedir. deniz akrebi denilmesinin sebebi kuyruğunu akrepler gibi yukarıya doğru kaldırmasıdır ama herhangi bir zehiri bulunmamaktadır fakat kıskaçları oldukça kuvvetli ve keskindir. öyle devasa büyüklüklerde bir yaratık değildir 50-60 cm. boyutlarında bir canlıdır. ordovisyen döneminin en büyük yırtıcısı ise dev orthocondur. kendisi bir cephalopoddur -kafadan bacaklı- bu canlıları şu karayip korsanı filmindeki meşhur kraken'e benzetebilirsiniz. zaten devasa tehlikeli canlılarla dolu bir akvaryumda kraken olmaması ayıp olurdu değil mi? kraken bir mitolojik canlı olmasına rağmen dev orthocon gerçektir. 180 cm civarında dokunaçlara sahip bu canlılın arkasında devasa büyüklükte -4-7 m.- bir kabuk bulunmaktadır. yaşadığı derinlikten kaynaklı güneş ışığıyla pek haşır neşir olamadığından avlanma konusunda görmek yerine koku alma duyusunu kullandığı düşünülmektedir.
230 milyon yıl öncesine triyas (251-205 myö) denilmektedir. sürüngenlerin denizleri ele geçirdiği dönemdir. bu dönemde ilk dinozorlar ortaya çıkmıştır. jurassic park filmindeki devasa dinozorlardan değilde daha küçük yolda görseniz tokatlayacağız tipteki dinozorlar karada vardır. bu dönemde sürüngenler dünya'nın her bölgesine hakim konumdalardı. göklere pterosaurus'lar hakimdi. nothosaurus bu dönemin devasa deniz yırtıcılarından birisidir. 4 m. boyutundaki bu arkadaşların çeneleri kapalıyken dişlerinin görüntüsü birbirinin içine geçmiş parmaklarınız gibi gözükmektedir. nefes alak için diğer deniz sürüngenleri gibi yüzeye çıkmak zorundadırlar. bir diğer triyas canlımız cymbospondylusdur. 6-10 metre boyutlarında olabilirler.
360 milyon yıl önce, devoniyen döneminde (417-354 myö) dunkleosteus yaşamaktadır. 10 metre boyunda 3-4 ton ağırlığında olan bu balığın en önemli özelliği bağının zırhlı olmasıdır. bu yaratığın dişleri gibi gözüken şeyler aslında cene kemiğinin uzantılarıdır. bunlarla diğer canlıları yakalayıp parçalıyorlar. aslında onun döneminde denizlerde yaşayan diğer canlılarda bu şekilde korunmak için zırhlara sahip olduklarından dunkleosteus'un avlarının tamamı kemikli zırhlı canlılardı. avını yedikten sonra bu sindiremeyeceği kemikleri kusuyorlardı. bu canlının bir diğer özelliği ise diğer canlıları yediği gibi yamyamlık yapıp kendi türünüde avlayabiliyorlardı.
36 milyon yıl önce, eosen döneminde (55-33 myö) basilosaurus yaşamıştır. 12-20 metre boyları arasında olan basilosaurus'u fosillerine bakıp incelediklerinde ilk başlarda tanımlarken bir deniz canavarı gibi düşünmüşler fakat bir balina türüdür. çünkü günümüzde onun kafatasına sahip herhangi bir balina bulunmamaktadır. ön dişleri kanca gibi avını yakalamasına yardımcı oluyor. eosen döneminin en büyük yırtıcısıdır. günümüzdeki balinalardan tek farkı kafatası yapısı değildi. günümüzde balinalar devasa canlılar olup oldukça sağlam yağ depolarlar çünkü soğuk sularda yaşamlarını sürdürürler fakat basilosaurus daha ılıman sularda yaşadığından fazla yağ depolamasına gerek yoktu ve biraz daha zayof kalıyordu. bundan dolayı kemik yapısına bakıldığında kendisini dev deniz canavarı yılanı gibi hayal etmişlerdi.
pliyosen'de (5-1 myö) karada atalarımız ayakları üstünde yürümeye başlamışlardı. 4 milyon yıl önce denizlerde ise en önemli yırtıcı ise megalodon'du. kendisi hakkında yazılacak pek bir şey yok zaten bir çok yerde kendisi hakkında filmler, kitaplar görmüşsünüzdür. 14-18 metre büyüklüğünde bir beyaz köpekbalığı hayal edebilirsiniz. ağzını açmasıyla bir kaç insanı rahatlıkla bütün hlinde yutabileceğini tahmin edebilirsiniz. megalodon "büyük diş" anlamına gelmektedir, neden bu şekilde isimlendirildiğini düşünmeye gerek yoktur. 155 milyon yıl önce jura (205-142 myö) döneminde jurassic park filmine konu olan karaların hakimi dinozorların zamanıdır ama bu karada yaşayan devasa dinozorları geride bırakacak canlılar suların içinde yaşıyordu. liopleurodon 7 metre uzunluğa sahip devasa bir yırtıcıdır. öndeki dişleri birbirine kenetlenen ellerin parmakları gibi duraktadır. döneminin en büyük canlısı olmaması rağmen en yırtıcısı olduğu bir gerçektir.
75 milyon yıl önce kretase (142-65 myö) döneminde denizlerin en tehlikeli canlıları yaşamaktaydı. bunlardan birisi bildiğimiz köpekbalıklarıydı ve hala günümüzde yaşamaya devam etmektedirler. 4-6 metre boyutlarında değişen xiphactinus ve dev mosasaurus 17 metreye kadar büyüye biliyorlardı. mosasauruslar kretase dönem,nde denizlerin hakimi dev canlılardı yılanlarla aynı yerden gelmekteydiler ve yılan gibi kıvrılabiliyorlardı. kretase dönem olarak devasa sürüngenlerin tüm dünya'ya hakim olduğu zamandı. göklerde pteranodon'lar kara ise bütün her yerde görebileceğiniz dinozorlar bulunuyordu. zaten kretase'nin sonun 65 milyon yıl önceye denk geldiğinden devasa bir meteorun dünya'nın üzerindeki canlılığın %70'ini yok ettiğini hepimiz biliyoruz.
böyle devasa yırtıcıların olduğu bir akvaryumun besin kaynağı ise liopleurodon'la birlikte aynı dönemde yaşayan leedsichthysden başkası olamaz. gelmiş geçmiş en büyük balıklardır. 13-27 metre arasında boyları değişen bu canlılar ise ebatlarına nazaran sudaki planktonlarla beslenirler.

kıtalar, kratonlar arasındaki ilişki ve canlılar üstündeki etkisi


200 milyon yıl kadar geriye gittiğimizde süper kıta pangea vardı. pangea bir aşırılıklar kıtasıydı. himalayalardan daha yüksek ve daha uzun, devasa sıradağlar ve ortasında sahra çölü'nün beş katı büyüklüğünde kocaman bir çöl vardı. bugün güney afrika'daki viktorya şelalesine bakıldığında bu süper kıtanın nasıl parçalandığını anlayabiliyoruz. şelalenin her yeride aynı tür kayaç bulunuyor; bazalt. bu kayaç yukarıya yeraltının derinliklerinden erimiş magma olarak yükselir. bazalt incelediğinde çok hızlı bir şekilde soğuduğunu içerdiği küçük kristallerden anlayabiliyoruz. bu minik kristaller soğuma esnasında oluşur. boyutları bunun ne kadar hızlı gerçekleştiğini gösterir. çok yüksek ısıdaki magmanın aniden doğumasıyla bu kristaller büyümeye fırsat bulamamışlardır. şelaleye ve vadisine baktığınızda 100 metreden daha fazla devasa bazalt duvarlardan oluştuğunu görürsünüz. bu çok büyük volkanik aktivitelerin oluştuğunu ve katman katman üstüste geldiğini açıklar aynı şekilde yerkabuğunun derinlerine doğru bu şekilde devam etmektedir. bu patlamalar dünya tarihinde ender rastlanan son derece yıkıcı bir olayın başlangıcıydı. binlerce kilometrelik bir mesafeye yayılarak zaman içerisinde afrika'ya dönüşecek olan toprakları milyonlarca kilometreküplük erimiş lavların altına gömdüler. bu olayın sebebi dünya'nın en büyük güçlerinden birisi olan ve kızgın kayaların yeryüzüne çıkması anlamına gelen manto sorgucuydu. yüzeye doğru kendine bir yol bulan bu manto sorgucları karayı yukarı iterek onu inceltip çatlamasına ve bu çatlakların zaman içerisinde büyümesi sonucu karaların yavaş yavaş parçalara ayrılmasına böylece dünya'nın gördüğü gelmiş geçmiş en büyük tek kıtanın bölünmesine sebep oldu. pangea parcalanırken dünya'nın kıtaları teker teker kenarından kopmaya başladı. bugün ki viktorya şelalesi'ndeki patlamalar hindistan ve antartika'nın oluşumuna sebep oldu. başka bir manto sorgucu önce kuzey sonra da güney amerika'yı kopartarak afrika'yı bugün bildiğimiz haliyle ortaya çıkardı.
mısır'ın simgesi olan piramitler inceledindiğinde piramitler'in yapıldığı taşların içerisinde nümmilit bulunmaktadır. en basit tanımıyla nümmilitler en büyük tek hücleri deniz organizmasının kabuklarıdır. bu nümmilitlerin bir zamanlar yaşadıkları denizler son derece sığ olmalıdır. kabukların kimyasal analizi sayesinde bu nümmilitlerin evlerini tükenmez bir güneş ışığı kaynağına ihtiyaç duyan canlılarla yani fotosentez yapan milyonlarca mikropla paylaştığını bilebiliyoruz. bunun bu kadar önemli olmasının sebebi piramitler'de kullanılan bütün taş blokları bulunduğu bölgeye kısa bir mesafeden çıkartılmıştır. başka bir deyişle bu nümmilitlerin yaşadığı sığ denizler piramitler ve piramitlerin bloklarının çıkartıldığı yerlerdi. pangea bölünürken yüzeyin altında yükselmekte olan erimiş magma yukarıya doğru bir dizi sualtı yanardağı oluşturdu. bunlar devasa miktarda suyun yerdeğiştirmesine sebep oldu ve deniz yüzeyisinin 300 metre yükselmesine neden oldular. böylece kuzey afrika sahillerinin çoğu su altına kalmakla kalmadı yeni oluşan afrika kıtası ikiye bölünmüş oldu. o bölgede mısır piramitleri bulunmaktadır. wadi al-hitan'ın sığ denizler olduğunu biliyoruz ve birde basilosaurus fosilleri bulunmaktadır. balinaların ilk türleridir ve 300 civarında basilosaurus kalıntısı keşfedilmiştir. bu canlıların arka bacakları kullanılmıyor -yürümek için çok küçükler- ve yüzgeç vazifesi şeklinde görev görüyordu ama ayak ve parmak kemikleri bulunmaktaydı. aynı şekilde ağzında ise büyük avları yakalamak için büyük dişleri bulunuyordu. basilosauruslar bir başka deyişle dört ayaklı bir kara memelisiyle modern balina arasında orta noktada duruyor. ikiye ayrılan yeni kıta afrika'nın ortasında oluşan sığ denizlerin sunduğu zengin avlar kıyıda yaşayan etoburları suyun içine çekerek zaman içerisinde karayla olan bağlantılarının tamamen kopmasına neden olumuştur. 30 milyon yıl önce deniz seviyesi düştü ve denizler kurudu ve böylece afrika kıtasının bugün bildiğimiz hali ortaya çıktı.
sierra leone'nin kenama bölgesinde 30 km kadar dışarıda bulunan yüksek eğimli kum çukurları eski bir nehir yatağındaki kumun derinliklerine doğr kazılarak değerli elmasların bulunduğu çakıltaşı katmanına ulaşılmaya çalışılır. elmaslar oldukça yoğun olduklarından dolayı ağırdırlar ve bu yüzden suyla elekten geçirildiğinde batarlar. eleğin ortasındaki koyu renkli taşların arasında bulunurlar. elmasın içine bakıldığında karbon atomlarının çok sıkı bir şekilde birbirleriyle bağ kurduğunu ve piramide benzer yapı oluşturduğunu görürsünüz. bu yapı elmasın oluşmasını sağlayan basınçlar sayesinde oluşur, yaklaşık 50000 atmosfer basıncı. bu tarz bir basıncın bulunduğunu bildiğimiz tek yer dünya'nın 150 km. altındaki manto tabakasıdır. elmasa has olan karbon atomları düzeninin sağlanması için aşağı yukarı 1100 derece sıcaklık gerekir. ama mantonun ısısı bundan çok daha yüksektir 1600 dereceyi aşan sıcaklıklara sahiptir. elmasın oluştuğu yeri bulmak için 150 km yeraltına mantoya ulaşmak yetmez daha spesifik bir bölge bulunması gerekir. doğru sıcaklık ve basınca dünyaüzerindeki sahip tek yer mantonun derinliklerine kadar inen kıta kayalarının, ev levhaların temelidir. bu temellere kraton denilir. kratonlar yer kabuğunun derinlerine kadar inen son derece kalın ve katı kayaç parçalarıdır. kratonların temeli elmas oluşumu için kusursuz yerlerdir. bugün çıkarttığımız elmaslar eskiden patlayan büyük volkanların yüzeye çıkartmasıyla elimize geçmiştir. radyoizitop tarihlemesiyle elmasların milyarlarca yıl yaşında olduğunu hesaplayabiliriz. akrika'da bu eski kratonlardan 5 tane bulunur. herbiri kendine has çevre oluşturur. kratonlar dünya'nın ilk dönemlerinde oluşmuşlardır. 3 milyar yıl önce dünya bugün ki halinden çok farklıydı. tek kara parçaları kratonlardı ve bugün ki kıtaların ksine hareket etmiyorlardı, tek dev bir okyanustaki sabit adalardı. bu sabit adalar hareket etmeseydi ne pangea oluşurdu ne de hayatın gelişimi gerçekleşirdi. bu kratonların hareket etmesinin nedeni afrika'nın elmasları içinde gizlidir. bugün kuyumcularda satılan elmaslardan ziyade kusurlu olan içinde leke bulunan elmaslar bize bu hikayeyi anlatabilirler. bu kusurlu elmaslar izole kratonların nasıl bir araya gelip ilk kıtaları oluşturduğunu anlatırlar. bu kusurlu elmasların içinde oluştuğu sırada elmasın etrfındaki olan kayaçların parçaları bulunur. 3.2 milyar yıldan daha yaşlı olan elmasların içerisinde piroksen ve olivin denilen mineraller bulunur. olivin tipik olarak kratonların altındaki kayaçlarda bulunur. ama 3 milyar yıldan daha genç olan elmaslarda bu inklüzyonların içeriğinde eklojit bulunur. eklojit ise kratonların temelinde bulunacak bir mineral değildir, çok daha yukarılarda okyanus zeminini ve okyanus kabuğunu oluşturan kayaçlarda bulunur. bu durumda dikkat çeken nokta okyanus kabuğunu parçalarının 3 milyar yıldan daha yakın dönemde dünya kratonlarının altında bulunmasıdır. bunun en basit açıklaması okyanus kabukları yığınlarının kıta kabuğu yığınlarının altına ilk olarak ne zaman girmeye zorlandığını tespit edilebilir. 3 milyar yıl önce okyanus zeminindeki yoğun kayaçlar kratonların altına batmaya başladılar. bu kayaçların batışı üzerindeki topraklarda muazzam bir etki yarattı ve kratonları bir araya getirdi -eski kıralar ve kratonlar- . bu kratonlar bir araya gelerek eski kıtaları oluşturdular ve sonunda 550 milyon yıl önce subdüksiyon afrikayı oluştran beş kratonu bir araya getirerek burayı gondvana'nın bir parçası haline getirdiler. yarım milyar yıllık bir süreçte dünya sürekli değişime uğradı ve hareket halindeydi süper kıta pangea'yı oluşturdu ve 100 milyon yıl önce şiddetli bir şekilde parçalanmaya başladı.

dinozorların yokoluşu


100 milyon yıl önce mars ile jüpiter arasındaki astroid kuşağında tümü uzay boşluğundan gelen milyarlarca kaya çevreyolu trafiği gibi aynı yönde hareket etmekteydi. bir tanesi farklı bir yönde saatte yaklaşık olarak saatte 35 milyon km hızla hareket etmekteydi. başka bir göktaşıyla çarpıştıktan sonra iki astroid parçalara ayrıldı fakat bir parçası yaklaşık 10 km çapındaydı ve tarihi değiştirecekti. dünya'nın son savunma umudu olan 384000 km uzaklıktaki ay daha önce dünya'yı sayısız kez korumuştu. üzerindeki kraterlerden bunu biliyoruz. tycho olarak bilinen 80 km çapındaki devasa krater bunun en büyük örneklerinden birisiydi, tahmini olarak 5 km çapındaki bir astroid tarafından oluşturulduğu biliniyordu. tarih 65 milyon yıl öncesini gösteriyordu ve ay'ın doğru zamanda doğru yerde olduğunu nadiren oluyordu ve 10 km çapındaki devasa astroid ay'ı aşmıştı. dünya'nın kaderini değiştirmeye geliyordu. 2 trilyon ton kaya kütlesi dünya'nın yerçekimine kapılarak 8000 km hızla dünya'ya yaklaşıyordu. atmosfere girdiği zaman sürtünmenin etkisiyle beraber bir ateş topuna dönüşmüştü. atlantik okyanusunu güney doğu yönünden gelerek tahmini olarak 4 dakikada aşıp bugün ki meksika körfezine yaklaşıyordu. sürtünmenin etkisiyle beraber parçalanmaya başlıyor gaz ile parçacıklar sıcak plazmaya dönüşerek etrafındaki havanın aşırı ısınmasına neden oluyordu. 35000 derece ısıyla güneşten milyon kere daha parlak bir hale geliyordu. kıyamet günü gelmişti. gök boşluğunda o kadar milyon yıl boyunca seyahat eden astroid yolculuğunun sonuna gelmişti. yeryüzüne yaklaşık 30 derecelik bir açıyla çarpmıştı, güney yarım küreden çarpan bu astroidin yıkıcı etkisini kuzey yarım küreye doğru yapıyordu. şimdiye kadar yapılmış tüm nükleer silahlardan daha kuvvetli bir güç meksika körfezi'nin sığ sularına vuruyordu. toprak ve kaya saatte 160000 km hızla gökzünüe doğru savruluyordu. bir saniyeden kısa bir sürede astroidin tamamı parçalara ayrılmıştı. çarpışma bölgesinden 800 km ileride hava sıcaklığı 600 dereceye ulaşıyordu çevredeki bütün canlıların vücutlarındaki suyu buharlaştırabilecek güçteydi. bu yakıcı sıcağa maruz kalan her canlı varlık canlı canlı kızarıyordu. çarpma esnasında bina büyüklüğündeki kayalar havaya uçuyor ve fırlatılan her şey gibi yerçekimi kuvvetine yenik düşüp geri yere düşeceklerdi. çarpışmanın yarattığı ısı etkisi sonucunda hayatta kalan canlılar şimdi bu devasa kaya yağmuruna yakalanmıştı. ateş bulutu patlama bölgesinden 160 km.lik bir alana yayılmıştı. 5 dakikadan kısa bir sürede dinozor türlerinin büyük bir bölümünü katleden astroidin etkisi asıl yeni başlıyordu. çarpışmadan 8 dakika sonra yeryüzünden 160 km yukarıya ulaşan ateş topu 70 milyar tonluk tozlaşmış kaya ve toprağı mikroskobik bir toz bulutu oluşturacak şekilde doldurmaktaydı. trilyonlarca ince partikül atmosfere tekrar girmekteydi sürtünmenin neden olduğu yoğun sıcaklık altında herşeyi kavuran 15000 derecelik hızla yayılan bir toz bulutunun oluşmasına yok açmıştı. miltonlarca volt statik elektrik bulutları evasa bir elektriksel fırtına yaratan dev bir pil gibi dolduruyordu. aşırı ısınmış taşlar bulutun geldiği bölgeye yağmur gibi yağıyordu. bu ateş yağmurundan saklanabilecek bir yer yoktu. çarpma bölgesinden 12000 km uzaktaki moğolistan bölgesine bulut hızla yayılırken sıcaklık ani bir artışla yükseliyordu. çarpışmadan yaklaşık olarak 90 dakika sonra moğolistan bölgesinden sıcaklık 300 dereceye kadar ulaşmıştı. yoğun sıcaklıktaki bulut yangınları tetikledi. ateşin yoğunluğu kendi rüzgarlarını oluşturmasına neden oluyordu. hava basıncı ateşi çeken bir vakum yaratarak aniden düşüyordu, ateşin ön tarafı en sıcak ve en hızlı kısmı 14 km hızla önüne gelen her canlıyı yok ediyordu. moğolistanda rüzgarşar milyonlarca ton toz ve kumu topluyor ve toz fırtınası sıcak havayla şekillenerek serbest haldeki kuz ve toz parçacıklarını harekete geçiriyordu böylece kumun kendi ısısından enerjiyi çekiyordu. yaygın bir hava olayını süper fırtınaya çeviriyordu. çarpmanın ilk etkilerinden hayatta kalan canlılar bu fırtınanın içindeyken kaçmak için hareket ettikçe o kadar çok derin soluyor ve ciğerlerine bir o kadar toz alıyorlar nihayetinde nefes alamaz hale gelip ölüyorlardı. süper fırtına karaların büyük bir bölümün kaplıyordu.
çarpışmadan bir hafta sonra besin tüm gezegende çok kısıtlı bir kaynak haline geliyordu. leşçiler için böyle bir sorun yoktu çünkü ortalıkta oldukça fazla dinozor leşi bulunuyordu fakat otobur canlılar için besin yok denecek kadar azdı. otobur canlıların büyük bir bölümü sahil kesimlerine doğru yiyeek aramak için hareket ediyorlardı. çarpışmanın etkisiyle deniz tabanı sarsılmıştı. sedimanter kayaçlar bu gerilim altında ezildiler ve okyanus tabanı yüzlerce metre altına doğru çökmeye başlamıştı. bundan dolayı okyanus geriye doğru çekilmeye başladı. anakaradaki yangından korunan adalarda bitkiler hala bulunabilirdi ve oksanusun çekilmesiyle kıyı kesimlerine hareket eden otobur dinozorlar bu durumda hayatta kalabilmek için gerekli besini temin edebilirlerdi. fakat astroid aslında okyanusun en yıkıcı gücünü tetiklemişti. yüksekliği 90 metreye ulaşan mega tsunami önüne kattığı her canlıyı alarak karaları basmıştı. bu mega tsunami astroidin ilk etkisi kadar büyük bir yıkım yaratsada daha ilk çarpışmanın etkileri geçmemişti. hızla çarpan astroidin enerjisi yerkabuğuna boşalmıştı. sismik şok dalgaları bütün yerkabuğuna yayılmıştı. böylece tektonik plakalar kopmya ve kaymaya başladı. gezeneginin derinliklerinde erimiş kayalar yeni oluşan kırık ve çatlaklar arasından yüzeye çıktılar ve yeryüzü kabuğundan şiddetli volkanik patlamalara neden oldular. sismik dalgalar dünya üzerindeki uykudaki volkanları uyandırmıştı. tüm yerküreyi saran zehirli gaz ve toz bulutları bu kıyamete eklendi. kilometrelerce kalınlıktaki örtü ısı ve ışığın yeryüzüne ulaşmasını engelledi. böylece gezegen nükleer bir kışa girmişti. günler ve haftalar sonra dinozorlardan pek fazla iz kalmadı. volkanik aktiviteyle yerkabuğunu derinliklerinden bir çok noktasından hidrojen sülfit gaı sızıyordu. gaz akciğerleri felç ederek boğulmaya neden oluyordu. çarpışmadan 40 gün sonra hala hayatta kalabilen dinozorlar için besin kaynakları tükenmişti. bir günde 1 tondan fazla ot ihtiyacı olan otoburlardan 130 kg ot ihtiyacı olan otoburlara kadar hepsinin sonu ölümdü. etobur canlılar açlıktan ölen otoburlarla beslenebiliyor ya da kendi aralarında savaşarak birbirlerinin besin zincirine katkıda bulunuyorlardı. o kadar yıkım sonucunda hayat kalmasını becerebilen dinozorlar sonunda kendi devasa vücutlarının kurbanı olup açlıktan ölüyorlardı.
astroidin çarpması sonucunda oluşan yıkımda dünya genelinde canlılığın %70'inin yok olduğu bilinmektedir. 25 kg'dan daha ağır olan canlıların hepsi yok olmuşlardı. kıyamet sonrasında özellike bitki türleri yeniden gelişerek hayatı başlatmışlardı. özellikle eğrelti otları bütün dünya'yı kaplamıştı, sonrasında yerlerini ormanlar aldı. bitkiler fotosentezle atmosferi tekrar eski yaşanılabilir düzeyine getiriyorlardı. yeni bir çaın başlangıcını oluşturuyorlardı. gelişimleri uzun zaman boyunca dinozorlar tarafından engellenmiş memeliler dünya'da baskın hale gelecekti. ürüyor, çoğalıyor ve gelişiyorlardı.

kadınlar göğüs uçlarının radyo düğmesi gibi çevrilmesinden hoşlanmazlar


çoğu erkeğin en büyük yanılgısı kadınların göğüsleri hakkında çok şey bildiklerini düşünmeleridir. erkekler kadın vücudunu çok iyi tanıdıklarından eskiden gazetelerin üçüncü beşinci sayfalarında gerdek gecesi sonucu hastaneye kaldırılması hakkında tuhaf haberler okurduk hatta hala bu konuda ne kadar cahil olunduğunun en büyük kanıtı posta gazetesinin haydar dümen sayfalarıdır. kadın vücudu hakkında bilinen en büyük yanlışlardan birisi göğüsleri ve göğüs uçlarıdır. göğüs uçlarındaki sinir uçlarının kadınlara nasıl bir acı verebileceğini tahmin etmek zordur yaşamayan bilmez. yukarıdaki görselde kadının bundan haz aldığını görebiliyorsunuz ama o sıkma derecesini biraz arttırırsanız canları yanar. yazının başlığında bahsettiğim gibi radyo ayar düğmesi gibi çevirilmesi ise acı verir, rotasyon hareketi yapmamalısınız. tabi ki tam tersi şekilde o göğüs uçlarındaki sinir uçlarından faydalanarak kadını deli edebilmek elinizdedir. başka bir benzer nokta ise klitoristir. mümkünse kadın vücudu hakkında bildikleriniz sadece pornolardan ibarettir.
porno filmlerinde gördüğümüz o sahneler aslında oyuncuların nasıl bir ızdırap çektiğini gözümüzün önüne getirmezler ama bazı sahnelerde kadınların ne gibi acı çektiğini fark edebilirsiniz hatta bazı anal seks sahnelerinde sahne atlamalarına denk gelmişsinizdir. penisin anatomisi hakkında bildiyi bağlantıdaki vikipedi sayfasından okuyabilirsiniz. lan götünden uydurma diyenler elbette olacaktır. hiç aranızda seymore butts'ı duyan oldu mu? bir dergi makalesinde sektör hakkında bizim bilmediklerimizi anlatıyor.

1- erkek porno yıldızlarının mega boydaki penisleriyle kolayca seks yapan, anal ve vajinal ilişkiye giren kadın oyuncular, sizin madalyonun gördüğünüz yüzü. bunca yıllık yönetmenlik gözlemime dayanarak söyleyebilirim ki, büyük boy penisle kolay ilişkiye giren çok az kadın oyuncu tanıdım! kamera arkasında ise olan şu; büyük penisli erkekle ilişki anında kadın oyuncuların çoğu acı duyuyorlar ve sürekli erkeğin daha derine gitmemesi için elleriyle onu itmek istiyorlar. biz saatlerce süren çekimlerde kadının canının yandığı ve ilişkinin zorlaştığı kısımları makaslıyoruz, kusursuz bir montajla kolay ilişki yaşanan bir porno film haline getiriyoruz.
2- izlediğiniz pornolardan bilirsiniz, bir porno filmde sevişme en az 20-30 dakika sürer. maraton seks denilen bu uzun sevişmenin sağlanması için erkek pornocuların penis köklerine ereksiyonu artıran, erken boşalmayı önleyen iğne yapılır. ayrıca erkek porno starların %95’i seks süresini uzatan meditasyon teknikleri eğitimi almaktadırlar. tüm bunlara rağmen 60 dakika süren bir porno film için ortalama 3-4 gün süren çekim yapılır. çekim aralarında tekrar iğne yapılır, zamanından önce boşalan erkeğin tekrar ereksiyona ulaşması için hap verilir ve çekme devam edilir. porno film oyuncularının uzun süre boşalmamasının nedeni bu tür yardımcı desteklerdir.
3- kocaman penisle rahatça ters ilişki yaşayan kadınları görüp, aynısını karısından veya sevgilisinden bekleyen bir erkekseniz, aşağıda anlattıklarımı okuyup tekrar düşünün; "anal pornolarda oynayan kadın oyunculara çekimden 1 hafta önce haber verilir.kadın oyuncu çekimden 12 saat önce katı hiçbir şey yemez.ilave olarak, çekimden 3 saat önce fitil(enema)ile bağırsak içeriğini temizler. en son çekimden 1 saat önce bir fitil daha kullanır. böylece çekimde kötü görüntü çıkmasını önlemiş oluruz. çekimden 30 dakika önce anal uyuşturucu kremler ve genişleticiler uygulanır. tüm bu hazırlıklara rağmen, pornonun her hangi bir sahnesinde aşırı acı veya ilişki zorluğu nedeniyle çekim yarım kalabilir.anal pornonun çekimi oldukça meşakkatlidir. mesela ilginç bir detay vereyim; uyguladığı fitilden dolayı kadın oyuncunun karın gurultuları bazen çekimdeki sesler arasına girer ama biz o sesleri montajda temizleriz."
4- kadınların fışkırarak boşalma sahnelerinin çekimi için kadın oyuncuların vajinasına su enjekte ederiz. özel bir teknikle idrar kanalına doğru enjekte edilen su, kadının idrar yapar gibi uyguladığı basınçla fışkırır ve çekim başarıyla gerçekleşir.
5- erkeklerin orgazmı, sperm nedeniyle aşikardır ama kadın oyuncuların orgazm yaşadığını ve zevk aldığını söylemek çok zor. profesyonellik ve para bir kadın oyuncu için zevkten her zaman daha önemlidir ve öyle de olmalıdır. yoksa bu kalitede porno filmler izlemeniz mümkün olamazdı.

bundan sonra kadınlara yaklaşırken dikkat edin, göğüs uçlarından zevk verme işini profesyonellere bırakın.

kadınlara güvenilmez


üç gün boyunca durmadan kanayıp da ölmeyen yaratığa asla güvenme! diye al bundy yıllar önce married with children dizisinde söylemişti. tabi ki o zamanlar pek dikkate almamıştım bu sözlerini ama kadınları tanıdıkça özlerinde ne olduğunu farketmeme yardım ettiler. bana karşı pek bir güvenilmez tavırları olmadı çünkü nedense kendimden önce gözlemlediğim örneklere bakınca kadınlara daha temkinli yaklaşmak gerektiğini öğrenmiştim ama ne kadar öğrenmiş olsam dahi amatörlük üzerimdeydi bu konu hakkında profesyonel olmadım.
erkeklere karşı yapılmış en büyük kadın güvenilmezliği konusu bana kalırsa askerdeki sözlü/nişanlıyı terk etmeleridir. hani bak sevgili falan demiyorum,bildiğin iki bireyin bir araya gelip ortak karar vermesi sonucunda aileleri haberdar etmeleri bu olayı seramoniye çevirdikten sonra hop adamın kilitli olduğu dönemde ilişkiyi bitirmeleridir. bunu bir kaç kişide gördüm ve bu adamların ne kadar çaresiz olduklarını ve ellerinden hiç bir şey gelemediği için içten içe kendilerini yediğini gözlemledim. bu kadınların nasıl güvenilmez olduğuna dair bir erkeği sarsabilecek en uç noktadaki bir örnektir. okul yıllarında aldatmadır, başkasıyla görüşmedir bunları hepiniz görmüşsünüzdür.
kadınların güvenilmez olduğuna dair en büyük örnek ise kendi hemcinsleri arasındaki dialogları yaşadıklarıdır. okul/iş hayatında kadınlar hep birbirlerinin ardından kazık atmasını becermişlerdir. birbirlerinin yüzüne gülebilirken iki dakika sonra başka bir sosyal ortamda hemen arkadaşım dediği kişinin ardından neler saydırabildiğini hepimiz gördük. birbirinin ardından bu kadar kuyu kazmaya meraklı başka bir canlı göremedim.

orta dünya'nın gelişmesini engelleyen faktörler


siz bilir misin bir milletin gelişmesinin nasıl engellenebileceğini? işte bunun en büyük örneği isengard'dır. uruk hai'lerin büyümesinin en büyük etkeni sanayi sitelerinin dar düşünen, at gözlüklü, gerici entler tarafından tahrip edilmesidir. orta dünya'nın hiç bir yerinde isengard gibi kısa sürede sıçrama yapıp gelişebilen bir canlı türü yoktur. bildiğimiz dünya'da ise homo sapiens sapienstir. biz insanlar da sanayi devrimiyle birlikte bir atılım yaptık. işte orta dünya'da ent denilen vandallar isengard'a saldırmamış olsaydı bugün orta dünya çok farklı olurdu belki bir gün bu konu hakkında birşeyler yazabilirim. o entler baraj bentini yıkarak isengard gelişimini engelledi. kaç bin kişilik ordu patates misali yetiştirildi hasat vakti gelince toplanıldı. yeraltına doğru devasa ocaklar yapıldı demirciler getirtildi, zanatkaarlar geldi ve hepsi isengard için çalışıp büyüsün diye uğraşıyordu. şimdi bir kaç arkadaş çıkar der ki o saruman bütün ağaçları kestirdi doğayı katletti tabi ki entler sarumana karşı bir harekette bulunacaktı diye. ama unutmamamız gereken tarih yaşandığı döneme göre değerlendirir o dönemde sanayinin gelişmesi için başka bir kaynak mı vardı adamlar devasa ocakları ısıtabilmek odun yakacaklar tabi ki fosil yakıtlardan haberleri yoktu isengard'ın gelişimini entler engellememiş olsaydı onlar da bizim gibi doğalgaz kullanır haybeyeden dağıtım bedeli öderdi. ayrıca sen ki doğayı o kadar savunuyorsun böyle bir gelişimi senin benim türümde yaşadı. biz adım attığımız her yeri yüzbinlerce yıldır mahvediyoruz sadece günümüz için düşünme, türümüz kuzeye doğru yol almasaydı mamutların nesli tükenmemiş olabilirdi. o entler isengard'ın gelişimini durdurğu gibi orta dünya'nın gelişimine de balta vurdu.

termodinamik

kadın ve erkek anatomisinin birbirinden farklı olduğunu hepimiz ergenlik dönemlerinde keşfettik ama aslında daha derinlerde farklılıklarımızın aslında gündelik hayatta her zaman görebileceğiniz olaylar olmuştur. kadın ve erkek arasındaki en bariz fark ise ısı sistemidir. vücudumuzun ortalama ısıları birbirinden çok farklıdır. mesela bir erkek aşırı ısınmışken kadınların ise uzuvları -el ve ayakları- ortalama ısılarını düşürmektedir. bunun sebebi ise kas sistemlerinin oranlarının birbirinden farklı olmasıdır. erkeklerin vücutlarındaki kas yüzdesi neredeyse bir kadınınkinden 2 katı kadar fazladır. bu kas dokunun asıl amacını bir çok kişi sadece gösteriş olarak görsede en önemli görevlerinden birisi vücut ısı yatımını sağlamaktır.
erkeklerin kasları bir iş yapılması esnasında elde ettikleri enerjinin bir 3'de 1'ini yaptıkları işe harcarken kalan 3'de 2'lik kısım ise ısı enerjisini olarak vücuda yayılmaktadır. kadınlar ise elde ettikleri enerjinin tamamını yaptıkları işe harcarlar. böylece erkek vücudundaki kaslar hem ısıtıcı hemde koruyucu görev yaparken kadınların kas sistemi ise sadece yalıtım yapnaktadır. kadınların kas yüzdesi daha düşük olduğundan dolayı kasları sadece hayati organların etrafında bulunurken erkeklerde ise bütün vücuda yayılmıştır.
onun için seks yaptıktan sonra ne kadar sıcaksın ya da ayakların üşümüş cümleleriyle karşılaştığınızda sebebinin ne olacapını bileceksiniz. işte şu kısacık yazıda kimsenin yaklaşmak istemediği bilimin gündelik hayatta ne işe yaradığını öğrenmiş oldunuz. bir de okulda öğrendiğiniz ısı iletimin gündelik hayatta ne yardımı dokuna bileceğini bir üstteki örnekle birleştirebilirsiniz böylece erkeğin ortaya çıkardığı ısı enerjinin daha soğuk olana gideceğini ve dengelenene kadar bu ısı iletiminin devam edeceğini bilmek fen derslerine daha ilgiyle bakmanıza yardımcı olacaktır. hocalarınıza bir daha hocam gündelik hayatta bu bilgiler ne işimize yarayacak? sorusunu yöneltmeden önce sadece çevrenize bir göz gezdirin o okulda öğrendiğiniz her bilgi hayatınızın bir anında işinize yarayacaktır.

yok yapım teknikleri

bugün insanoğlunun bu derece dünya üzerinde geniş alanlara yayılmasının en büyük etkeni yollardır. yollar olmasaydı bu derece yaygın olamazdık. ihtiyaçlarımız geliştikçe yol yapım teknikleride ihtiyaçları kaşılayabilmek için daha geniş daha sağlam yol imalatı için geliştikçe gelişti. teknoloji ilerledikçe daha hızlı araçlara sahip olduk daha hızlı ulaşım sağlamak için çoğu zaman hepimiz kuralları ihlal ettik. bunun devamında alkollü araç kullanımı sonucunda bir çok insanın hayatı değişti. ama bu imalatın gelişiminde en önemli etkenin viski olması ise biraz şaşırtıcıdır. 1701'de iskoçlar ingiltere'ye viskiler için vergi vermemek adına isyan çıkardılar ve bu isyanın bastırılması için ingiltere ordusunu gönderdi. ama yollarının tamamı dar olduğu için nizami düzende ilerleyemeyen askerler ve ekipman nakli için daha sağlam ve geniş yollara ihtiyaçları vardı ve yol yapımı tekniği o zaman değişti.
en altta tabi zeminin kazılıp dolduralara ve üstüne dolgu yapılarak platformun yükseltilmesi için ariyet dolgusu malzemesi kullanılmaktadır ve bu tabakanın üstüne terasman denilir. terasmandan üzerine üstyapı (alttemel, temel, bitümlü temel, binder, aşınma) gelir. kimi yollarda üstyapı tabakalarından bazıları kullanılmaz. burası simdilik o kadar önemli değil önemli olan bu tabakaların hepsinin agrega (malzeme( içerikleridir. 0-50 mm.lik malzeme ile alttemel, 0-38 mm.lik malzeme ile temele, 0-25 mm.lik ile binder yapılmaktadır gibi... yukarıdaki kesiteki alttemel ve plent miks temel tabakarı optimum su seviyesine ulaştırılarak sıkıştırılırlar. optimum su seviyesi aşılırsa malzeme çamurlaşır ya da dağılmaya başlar. optimum su seviyesinin altında kalırsa ise malzeme tam sıkışmaz ve ileride yolların bozulmasına neden olur. şu yollarda giderken gördüğünz çatlakların sebebi daha sonra malzemenin yavaş yavaş sıkışması sonucunda oluşur.
şimdi en basit şekilde yol imalatı hakkında bir bilgiden sonra meşhur isyanı bastırmak için ingilizler yolların üzerindeki büyük taş parçalarını kaldırıp yolları genişletip bu tabi temin üzerine çakıl taşı dökmüşlerdir ve bu çakıl taşlarından daha ufak boyutta başka çakıl taşlarını ise ikinci kademe olarak sermişlerdir. bu şekilde yapılan yolların üzerine biraz su döküp üstünde yürüdükçe sıkışması sonucunda daha sağlam ve uzun ömürlü olduğunu fark etmişlerdir.
işte alkolün en etkili olarak can yaktığı yerlerin yapılması ve gelişmesinin en önemli sebebi olması ironiktir. yollarda gezinirken bunun sebebinin viski olduğunu unutmayın oturup iki tek atığınız zaman insanlığa ne gibi bir katkısı olduğunu unutmayın ama alkollü bir şekilde direksiyon başına geçmeyin.

bloglarla imtihanımız

çok eskiden blog yazardım ve bir dönem bloglar ülkenin resmen gündemine oturmuştu herkesin bir konu hakkında ya da her konu hakkında paylaşacak fikirleri vardı. kimi fikirler saçma sapan şeylerken kimi fikirler cidden ufkumu genişletiyordu. sabahlara kadar blog okurdum her konu hakkında bir şeyler öğrenebiliyordum. gel zaman git zaman bu blog olaylari biraz değişmeye başladı kişiler artık bloglarında bireysel becerilerini sergilemeye başlamışlardı bu dönem blogger'a takipçi sisteminin gelmesiyle başladı ve blogların sidebarında kaç kişinin takip ettiği gösteriliyordu. bu sistem hala devam etmekte twitter gibi sosyal mecralarda ya da instagram gibi uygulamalarda kaç kişi beni takip ediyor merakımız milletçe mevcut. hatta bu işi sektör haline getirip bot ya da organik takipçi satılmaktadır. neyse konu başka yerlere kaymasın. işte o kişisel becerilerin sergilendiği dönemlerde kişiler fotoğraf çekimlerini el becerilerini ya da başka bir becerisini sergilemeye başlayınca hanım kızlarımız boş durmadı ve yemek yapabilme becerilerini sergilemeye başladı. işte yemek bloglarının doğuşu ve hayatımıza girişi başladı şimdi kafayı çevirip etrafıma baktığım zaman bu bloglarda yazan arkadaşların bende yapabilirim nidasıyla türlü türlü yemekler yapılmaya ve bu yemeklerin egzantrik bir şekilde sunulmasıyla başladı. bu sunum muhabbeti şu an yeni gelin olmuş kadınlarımızda hala devam etmektedir. daha sonra hayatımıza makyaj blogları girmeye başladı baktım ki bizim memleketin alayı stilistmiş bunu da makyaj bloglarının giyim kuşam konusuna dönmesiyle fark ettim. erkek cephesinde ise bu tür faaliyetler pek yoktu çünkü erkekler için futbol ile alakalı bloglar doğmak üzereyken aslında pek sallanılmadığı farkedildi ve durdu. bu bahsettiğim kısa öz tarihçe 2006-2007 yıllarındaydı. gel zaman git zaman bu blog olayları yavaş yavaş yerini sosyal medya sitelerine bırakmaya başladı tembelliğimizden kaynaklı uzun uzun yazıları okumak yerine daha kısa öz şeylere ilgimiz arttı 140 karakterle herşeyi yapabildiğimizi fark ettik ama artık o 140 karakter bize yetmeyince flood denilen olaya aşina olduk. peki bunları neden mi yazdım bugün buraya çünkü o kadar zaman sonra tekrar blog yazmaya başlayınca düzenli takip ettiğim -teknoloji blogları- bloglar dışında acaba şimdi millet ne yazıyor diyerekten gezdiğim kişisel blogların hepsinin nasıl bıraktımsa hala aynı şekilde olduğunu görünce içimde kalacağına buraya kusayım istedim belki yıllar sonra dönüp tekrar bu yazıyı okuduğum zaman haklıymışım diyebilirim.

mantar pano nedir ne için kullanılır?

şu mantar panonun ne işe yaradığını bir türlü çözemedim gittiğim bir çok yerde kendisiyle karşılaşmama rağmen hiç faydalı bir şekilde kullanıldığını göremedim bir çok kişinin yanında ya da arkasında ya da toplu kullanılan odanın bir köşesinde bulunuyor üstüne önemli görülen şeyleri renkli iğneler yardımıyla yerleştiriyorlar. üstündeki notları okurum denk geldiğim her yerde ve bundan hiç üşenmem aksine elimde ne kadar önemli bir iş olursa olsun hemen işi gücü bırakırım ve o mantar panoya ekli notlara bakarım. genelde bir toplantının tarihi ya da bir şeyi hatırlatma notu eklidir üstünde düzenli görüşülmesi gereken kişilerin numaraları vardır ya da bölge sorumlularının isimleri azar iletişim numaraları olur kendinden sonra gelecek kişiye bırakılan notlar bulunur ama hiç bir faydalı bir şey yoktur. ticari yerlerde bulunan panolarda ise oraya giden müşterinin memnuniyeti buulunur ya da mekan sahibinin müşteri kılığına girmiş yorumu bulunur. o panoda hiç kötü bir şey yazmaz.
peki neden mantar pano var inan bilmiyorum ama öğrencilik hayatımda olsun şu an ki hayatımda olsun bu mantar pano benim evimde de bulunuyordu. öğrenci evinde bir kaç dönem üstten mezun olan bir arkadaşımın giderken bıraktığı ev eşyası olarak elime geçti ve o mantar panoyu ders çalışırken sürekli hatırlaması gerektiğini düşündüğü önemli konuları yazıp ekliyordu. böylece odasında her volta attığı zaman önünden her geçtiğinde o notu okuyor ve bir şekilde aklında yer ediyordu o konunun ezberlendiğine inandığı zaman ise o notu oradan kaldırıyordu. bana geçen panoya alkollü olduğum zamanlarda götümden uydurduğum aforizmaları yazardım. hiç üşenmezdim nerede olursa olsun not kağıdına ya da peçeteye o an ağzımdan çıkanı yaza ve panoya asardım gel zaman git zaman panomda notların sayısı 5-10 civarında olduğunda o panoyu okuyan ev arkadaşlarım okuldan arkadaşlarım kendileri de bir şeyler eklemeye başladı ama hepsi altına imzasını çakardı. io pano bir dönem o kadar populer hale geldi ki üstünde not yazmaya yer kalmadığı için etrafına strafor yerleştirmek zorunda kaldık -o strafor aynı zamanda benim stres dartım oldu- u lan millet ne filozofmuş o zaman fark ettim. panonun önünden her geçişimde yeni bir iki şey görüyordum hatta bazı arkadaşlar bu panoyu ilan ve haberleşme amaçlı kullanıyorlardı. gel zaman git zaman bu pano ve üstündeki bilgiler herkes tarafından öğrenilmeye başladı. sosyal deney amaçlı üstüne yazdığımız yanlış bir bilginin bir ay gibi bir süre zarfından bir çok kişi tarafından öğrenildiğine şahit olmuştuk. peki nedir bu mantar panonun olayı dersen bugün bilgisayar başına oturduğum zaman karşımda -aslında sağ çaprazımda- bir mantar pano bulunuyor üstünde üniversite yıllarından kalan güzel ve bir şekilde şahsıma etki etmiş sözler bulunuyor. o günden bu güne bana etki eden sözleri bir şekilde hayatıma entegre edebildim ama o yıllardan kalan ve kimin yazdığını bilmediğim bir söz hala evimde yazıldığı not kağıdı yanımda ama panoya asılı değil. 6 seneden beri elimde duran o kağıda baktıkça kimin yazdığını hep merak ettim ama 6 sene sonra gerçeği başka veriler sayesinde çözümleyebildim. yıllarca o not kağıtta yazan bana dolaylı yoldan küfür eden kişiyi hep c..... zannettim. oysa c....'e karşı kalbini kıracak bir davranışta bulunmadığımı düşünüyorum. belki de kalbini kırdım ama tarafsız olarak olaylara yaklaşamadığım için kendimi haklı çıkartıyor olabilirim. sonuç olarak bundan bir kaç ay önce o kağıtta yazanların s.... tarafından yazıldığına kanaat getirdim eldeki diğer yazı örnekleri bunun en önemli kanıtı oldu. ulan o sözler bana ne kadar etki ettiyse kriminal uzmanı kesilip yıllar sonra yazı örneği bulup ikisi arasında kıyaslama yapmama neden oldu.
şu an panonun üstünde o dönemden kalan bir iki alkol kafası yazılan söz bir kaç bilim adamının portresi ve yaşadığı yıllar ve küçük çocukların veda mektubu bulunuyor.

uzun zaman önce çok çok uzak bir galakside...

star wars serisi bu şekilde başlıyordu ve bende bloguma yazacağım ilk yazımın başlığı bu şekilde olsun istedim. neden olduğunu bilemeyeceğim ama yıllar yıllar sonra tekrar blog yazmalıyım diyerek bu blogu hayata geçirmeye karar verdim. işte ayarlarıydı bokuydu püsürüydü derken artık ilk yazımın yazmalıyım diyerek oluştur sayfasına girince aklıma gelen ilk şey bu başlık oldu fonda ise imperial march çalıyordu. kafamın içinde neler dönüyor neler oluyor anlam veremiyorum.
neyse bu konuda fazla düşünmeye gerek yok. yıllar sonra nereden çıktı dersen, hatırlar mısın? bir sabah kalıp ay patlatmalıyım demiştim ve hemen ogame hesabı açıp aylarca abuk subuk saatlerde uyanıp ana gezegeni kolonileri geliştirip ay çıkartıp milletin filosuna kilitleyip aynı şekilde bana kilitlemesinler diye yırtınıp peşinden o kadar solar uydu basıp enerjiyi yakalayınca rip açıp galakside kendime yakın ilk ayı patlatınca oturup rahatladığını işte öyle bir şey bu blog olayı. hatırlarsın yine bir sabah ata binmem lazım diyerek koşa koşa yaylaya çıkıp yol boyunca at arayıp ilk deneme başarısız olunca daha bir hırslanarak ikinci denemede başarılı olmuştun. işte aynen öyle bu blog. bu sabah kalınca evde abuk subuk şeyler yaptın, alt komşunun balkonuna bizden su gidiyormuş sızdırıyormuş başının etini yedi hani sende sabah 6:00'da üşenmeyip derz çektin fayans aralarına daha sonra çiçekler solmasın diye saksıların her birini tek tek suladın. bir duş alıp rahatladıktan sonra bir kaç bölüm rayman legends oynadın. şimdi ise o ilk uyandığında aklında olan şeyi tekrar blog yazmayı yapıyorsun.
moruk fazla takılma son dönemde olan olaylara nasılsa hepsi değişecek, ama düşünmen gereken önemli konu sigarayı bıraktıktan sonra tekrar başlaman oldu. senden beklemediğim bir hamle idi sanırım aldığın haber karşısında nasıl bir tepki vereceğini bilememenden kaynaklı diye düşünüyorum bu konuda seni fazla sıkıştırmayacağım ama içmemeni öneririm.
bazen kendi kendini yiyp bitiriyorsun farkında değilsin aslında bu konuda sana en güzel açıklamayı yaptılar kavga edecek bir şey bulamayınca oturup kendi kendinle kavga edebilmeyi beceriyorsun.
yine kalktın mutfakta bir sigara içtin. yapmasan iyi olurdu.