kadınların öyküsü


distopik eserler her zaman ilgimi çekmiştir fakat ömrümüz hiç bir zaman belli bir konu hakkında bütün eserleri okuyabilecek/izleyebilecek kadar uzun değildir. margaret atwood'un türkçeye damızlık kızın öyküsü olarak çevrilen the handmaid's tale kitabı benim kaçırdığım distopik eserlerden bir başkasıdır. bu eserle dizi haline getirildikten sonra tanışabildim ve işin gerçeği kendisinden bu şekilde haberdar olduğumu inkar etmemeliyim. bu esere karşı ayrı bir sempati beslememe neden olan en büyük etkenlerden birisi scrabble oldu hatta bu yazıyı yazmak için bilgisayar başına oturduğumda kullanabileceğim görsel ararken özellikle scrabble olan bir görsel aradım. öncelikle belirtmek isterim ki daha kitabını okumadım ve 10 bölümlük diziyi bitirdim ve 1990 yılı yapımı filmini izledim. ekşisözlük'te okuduğum kadarıyla kitap çok güzel bir şekilde diziye uyarlanmış ve bundan sonra yazacaklarım kitabı okumamış olan benim düşüncelerimdir. fırsat bulduğum ilk vakitte bu kitabı okuyacağım.
günümüzde ve daha öncelerinde kadınların nasıl ikinci planda kaldığını hepimiz görüyoruz. işin gerçeği ülkemiz ele alındığı zaman ciddi anlamda kadınların ikinci sınıf vatandaş gibi muamele gördüğünü haberlerde, sosyal medyada görmüşsünüzdür. en az üç çocuk diyerek kadınları ne şekilde anlamlandırdığımız ortadadır. the handmaid's tale'de kadınların sadece doğurganlık özellikleri için kullanıldığı alternatif bir zamanı anlatmaktadır. bu alternatif zamanda her kadın gebe kalamamaktadır ve ilk etapta bütün kadınların birikimleri eşlerine ya da ailelerindeki bir erkeğe devredilmiş, işten çıkartılmışlardır. gebe kalabilen nadir kadınlar handmaid -damızlık- denilmektedir. bu kadınların hiçbiri gönüllü olarak bu duruma gelmek istememişlerdir. yakup'un çocukları adı verilen bir topluluk yeni bir düzen getirmişlerdir. damızlık kadınları şiddet yardımıyla ehli hale getirmişlerdir. sözlerini dinlemeyen kadınlara ağır cezalar verilmektedir. gözleri çıkartılıp, uzuvları kesilmektedir. doğurganlıklarına zarar verilmediği sürece işkence edilmektedir. damızlık kadınları öyle bir hale getirirler ki hiçbirisi başını dahi yerden kaldıramazlar gerçi zamanla örgütleneceklerdir fakat orası şimdilik kalsın. eski isimleri bir kenara bırakılmış ofxxxxx şeklinde isimler kullanmaktadırlar ve bu isimler geçicidir. xxxxx yerine hangi erkeğe damızlık olarak verildilerse o erkeğin adı gelmektedir. hikayenin ana karakteri june yada yeni adıyla offred'dir. üstdüzey komutan olan fred waterford'a damızlık olarak verilmiştir. damızlık kadınlar ile komutanlar arasında sadece üreme amaçlı olarak 28 günlük döngünün en verimli döneminde seramoni adını verdikler özel bir çiftleşme biçimi vardır fakat hikayede offred ve fred waterfold arasında tuhaf bir ilişki olur ve scrabble'da oynarlar. komutanların eşleri martha olarak isimlendirilir. bu alternatif zamanda eşcinseller cezalandırılır çünkü cinsellik bir eğlence olarak değil dini bir tören olarak görülür. üremek önemlidir çünkü insanoğlunun geleceği buna bağlıdır. hikayenin anahatları bu şekildedir benim asıl anlatmak istediğim konu ise biraz detaylarda bulunuyor.
öncelikli olarak bu şekilde bir sistemin kurucunun bir kadın olması süper bir ironi olmuştur. fred walterfold'un eşi serena joy waterfold eski dünya'da iyi bir yazardır. eşinin pozisyonu gereği ve bağlı bulunduğu yakup'un çocukları topluluğunun iyileştirme ütopyasının temelini atmıştır, yeni düzenin kanunlarını yazmıştır, sistemi oluşturmuştur. kadınlar için kabus olan yeni düzenin mimarıdır ve bu konuda hiçbir şekilde kendisine taviz verilmemiş o da sıradan bir martha'dan öteye geçememiştir. mimarı olduğu dünya'da ise bana göre en büyük eksiklik damızlık kızlar için bir rehabilitasyon merkezinin bulunmamasıdır. bu rehablitasyon merkezinin amacı damızlık kadınların bir erkekten diğerine geçişte tampon zaman dilimi olarak çalışması olacaktır. bunu hikayedeki janine/ofwarren isimli karakterde görmekteyiz. bu kadın asi bir yaklaşımla programa giriş yapmış ama daha sonra tek gözü çıkartılarak ehlileştirilmiştir verildiği ilk evde başarı gösterek bir çocuk dünyaya getiriyor. tabi ki evin erkeği komutan warren biraz sapkın bir arkadaş olduğu için kendisini bir şekilde kandırıp cinsel arzularını janine üstünde gerçekleştirmiş ve yalanlar söyleyerek kızın aklını başından almıştır. janine bir warren evinden alınıp başka bir eve yerleştirildiği zaman seramoniden kaçmış warren'ın geleceğini kendisini alacağından bahsetmiştir. sonuç olarak bir şekilde evden kaçıp warren evine gidip çocuğunu almıştır intihar girişiminde bulunuyor fakat june/offred kendisini sakinleştiriyor ve çocuğu alıyor ama yinede janine/ofwarren köprüden atlıyor. atlamadan önce warren'ın yalancılığından ve cinsel fantezilerinden bahsetmeyi unutmuyor. şimdi bir rehabilite merkezi olsaydı janine çıldırmaz ve sistemin bozulmasına önemli bir etken olmazdı. sonlarında dahi janine bulunup tedavi edilip diğer damızlıkların önüne çıkartılıyor ve bir isyanın başlamasına neden oluyor. herşey iyi bir şekilde oturup sistem çalıştığında dahi insanoğlunun içindeki yozlaşmışlık bu sistemin başka bir şekilde göçmesine neden oluyor. geceleri yeraltı dünyalarında özel kişiler için sisteme uyum sağlayamayan kişilerin çalıştırıldığı eğlence mekanı bulunmakta, bu mekanda eşcinsel eğilimler yaşanabilmektedir. aynı şekilde uyum sağlayamayan kadınlar fahişe olarak önemli kişilere pazarlanmaktadır. serena joy waterfold'un kurduğu sistemde üst düzey komutan olan eşi fred'de bu bozunmuşluğun müdavimlerindendir. bu adamın içindeki yozlaşmışlık dahi rehabilite merkezi olsa bile sistemi göçürtecektir. insanoğlu içindeki arzulara yenik düşen bir yapıya sahiptir. zaten bu june'un offred olmasının nedeni fred'in eski damızlığının intihar etmesidir. fred damızlıklarına karşı tuhaf bir yaklaşım sergilemekte, geceleri özel çalışma odasına çağırmakta ve yasak olan şeyleri damızlıklarına yaptırmaktadır. yasaklanan dergileri okumalarına izin vermekte ya da içki içmesine müsade etmektedir. yaznın başında bahsettiğim scrabble oynanma görseli bu olayı göstermektedir. ilişkiler daha da ilerledikçe özel kıyafetlerle damızlıklarını bahsettiğim yasal olmayan eğlence merkezine götürmektedir. bu sistemi başka bir şekilde denetleyen aslında sistemin herşeyden haberdar olmasını sağlayan göz adı verilen bir istihbarat ağı bulunmaktadır. nick isimli fred'in şoförü olarak takılan arkadaşımız bu teşkilata bağlıdır ama yine de o da arzularına yenik düşmüş ve june/offred'e kendisini kaptırmıştır. aslında hikaye basit ama margaret atwood oldukça güzel tasvir etmiş ve detaylandırmış ki çok güzel bir şekilde diziye uyarlamışlar; kadınlar biyolojik kaderlerine mahkumlar...
çok eskiden düzenli bir şekilde blog yazdığımdan bahsetmiştim ve o dönemki yazımlarından birinin ana temasını bu hikayede küçük bir dialogda gördüm ve oldukça etkilendim. fred walterfold ile june/offred arasındaki bir dialogtu. iyi demek herkes için iyi demek değildir, bazıları için kötü sonuçlanır. insanoğlunun geleceği için tasarlanan bu sistem en iyisidir özellikle üst düzey erkekler için en iyisidir tıpkı üst düzey yönetici olan sosyalist ülkeler gibi ama kadınlar için kötü sonuçlanmaktadır.


hikayenin tamamı hakkında süprizbozanlık yapmak istemedim onun için bazı yerleri atladım ama görsellerde araştırırken bulduğum bir çizimi blogumda paylaşmazsam içim de kalırdı. bir feminist değilim aksine yaşadığımız gerçek dünya'da kadınların ikinci planda kaldığını gördüğümde o kadar üzülmüyorum çünkü bu onların kendi hataları, Schopenhauer'in dediğin gibi; Kadının fıtraten itaat etmek için yaratılmış olması, gayrıtabii mutlak bağımsızlık konumuna yerleştirilmiş olan her kadının hiç vakit kaybetmeden kendisini öyle veya böyle denetilip yönetileceği bir erkeğe bağlamasından anlaşılmalıdır. Bunun nedeni onun bir efendiye ihtiyaç duymasıdır. Kadınlar, herhangi bir konuda dikkate değer bir yeteneğe sahip olabilirler fakat bir dahi olamazlar. Acı ama gerçek, kadınlar birey olmak yerine içgüdüsel olarak bir erkeğin boyunduruğu altına girmeye özellikle ekonomik yönden güçlü bir erkeğin kontrolüne girmeye meraklıdırlar.

ps; dizi uyarlamasında kullanılan şarkıların tamamı sahneler için seçilebilecek en güzel şarkılardı.

kadın çantası içeriği...


eskiden blog yazdığım dönemde mim adı verilen bir bloglar arası etkileşim paslaşma etkinliği vardı. kadın blogları kendi aralarında paslaşıp çantalarının içeriğini bir masaya döker fotoğrafını çeker ve blogunda paylaşırlardı. o blogları okuduğum dönemde ve kendi deneyimlerini birbirine harmanlayarak bir kadının çantasının neler içerdiğini görünce şaşırdım. o dönem de her çantanın içinde bildiğin tuğla biçimli kitap kesinlikle vardı. hani o kitabın sırt tarafının kenarını birisinin kafasına vursan kesinlikle yarardı. bir de şu an hemen hemen herkesin kullandığı teknolojik aletler çok yaygın olmadığı için tabletler çanta içeriğine dahil ediliyordu. her bir çantanın içinde kesinlikle not defteri bulunuyordu ki bu benim en çok takdir ettiğim alışkanlıklarıdır. mp3 oynatıcı ve kulaklığı, telefon kulaklığı olmak üzere çift kulaklık vardı. bazılarının çantasında küçük fotoğraf makinesi bulunuyordu. bir kadının çantasındaki elektronik kitap okuyucu dikkatimi çekmişti ama kılıf falan tam teşekküllüydü ki bu ürünün çantanın içinde düzenli olarak taşındığının en büyük göstergesiydi. tabletler için böyle düşünmüyorum ki bir çoğunun kılıfı yoktu. çeşit çeşit kalem bulunuyordu. abur cubur ki genelde eti form ürünleri vardı sanki eti form'un reklamını yapıyorlardı. makyaj malzemeleri, bakım kremleri yedek çorap, telefon şarj aleti gibi neslelerin yanında düzenli kişisel hijyene önem verenlerin çantasında diş fırçası/macunu bulunuyordu. para cüzdanı ve bir sürü pos makinası slipi vardı. sakızın, çikolatanın ne bileyim yenilecek abur cuburun boş paketleri çantalarında duruyordu. envai çeşit sakız vardı. şimdi günümüzde bahsettiğim teknolojik cihazlara erişim artık daha ekonomik yollardan halledilebildiği için bir çok kadın çantasında bu tür elektronik aletleri taşıyabiliyor. 11"'lik bilgisayar taşıyan bile var. belki dikkatinizi çekmemiş olabilir ama artık bu tür teknolojik cihazların hayatımıza girmesinden dolayı hepsinin sarj aletini taşımaya başladılar. tabi ki gidilen her yerde şarj cihazını kullanabilecekleri priz bulamadıklarından dolayı power bank taşımaya başladılar. 
şimdi konu sadece kadınlar için değil günümüzde erkekleri de ilgilendirmeye başladı. okul çağlarında sırt çantası ile gezinen erkekler vardı ama artık bir çok erkek yanlarında el çantası taşımaya başladı. çantanın içinde ne var diye sorduğumda şarj aleti, telefon, cüzdan, power bank, sigara, çakmak bazen sakız gibi nesneleri duydum. ama öyle bir şey gördüm ki teknolojiye ne derece bağlı olduğumuzu o zaman anladım. türkiye'nin oldukça küçük bir ilinin -nüfusu 1m altında- küçücük bir ilçesinde neredeyse bütün erkekler çift power bank taşıyorlar. lan adama bakıyorsun bir baltaya sap olamamış ama elinde akıllı telefon sürekli olarak sosyal medya platformlarında geziniyor. anlık durum bildiyor, gittiği mekanda olduğunu belirtiyor ya da sürekli fotoğraf paylaşıyor. bu operatörlerin cüzi fiyatlara sosyal medya paketi yayınlamasından sonra adamlar sosyal medyaya yaşam destek ünitesine bağlı gibi yaşıyorlar. her birinin yanında iki adet power bank hiç bir şekilde o platformdan ayrı kalmıyorlar. beni en çok şaşırtan ise bu boş beleş adamların yanında emeklisi, memuru, işçisi her sınıftan adam telefonla birlikte takılıyorlar. 

volkanlar (yanardağlar)


bizim pek başımıza gelmese de volkanik dağlar hayatımızın bir parçası ve dünyanın bildiğimiz haliyle olan haline gelmesinde büyük yardımları olmuştur. aynı şekilde dünya tarihinde kayıt edilebilen 5 büyük kitlesel yokoluşta önemli rol oynamışlardır. bizim buralarda bir volkanik hareket olmadığı için kendileri hakkında pek bir bilgimiz yoktur ama havai gibi aktif volkanlarla yaşayan ülkeler vardır. tam olarak hatırlamıyorum ama bizi ilgilendiren en güncel patlama izlanda'da 2010 yılındaki eyjafjallajökull patlamasıydı, kuzey avrupaya gidecek uçakların kalkışı ertelenmişti.
volkanlar şekillerine göre 3 tipe ayrılırlar;

  • kalkan tipi volkanlar
  • kaldera tipi volkanlar
  • strato tipi volkanlar
hepmizin aklında yer eden görüntüdeki volkan strato tipi volkandır. yüzeye püskürttükleri lavlar soğuyarak kayaçları oluşturur. dünya yüzeyindeki kayakların %80'i volkanik kayaçlardır. gezegenimiz üstündeki genel yayılımları bir hat üstündedir buna ateş çemberi -ring of fire- denilmektedir, genel yayılım diyorum çünkü tamamı bu hat üstünde değildir. aktif olarak bilinen 500'den fazla volkan vardır ve bunun yarısından fazlası bu ateş çemberi üstünde yeralmaktadır. okyanus tabanında aktif olarak volkanik akıntılar meydana gelmektedir. üstmantodaki sıcak silikat karışımı çevresindeki kayaçları eriterek gaz salınımına neden olur, eriyik magma kabuktan yukarı yükselerek yeryüzeyine erişir. sülfür dioksit, hidrojen florit, hidrojen klorit, karbondioksit ve su buharı salınımı yapar ve bu gazlar canlılar için zararlıdır hatta bu mikroskobik tozların akciğere yapışması sonucu oluşan hastalığa pneumonoultramicroscopicsilicovolcanoconiosis adını vermişlerdir.

patladığında çevresindeki canlıları daha önce üzmüş ve tekrar patlarsa bir çok canlının canını yakacak olan bir kaç volkanı aşağıda sıralayacağım. bu volkanlar canlılara zarar verebilecek en tehlikeleri volkanlardır. bir de süper volkanlar vardır ki, bir ara onlardan bahsederim.

mauna loa , havai
taal volcano , filipinler
ulawun , papua yeni gine
nyragongo , demokratik kongo cumhuriyeti
merapi , endenozya
galeras , kolombiya
sakurajima , japonya
popocatepetl , meksika
vesuvius , italya
campi flegrei , italya
yellowstone , amerika birleşik devletleri

kendin pişir, kendin ye


"bir işin doğru olmasını istiyorsan kendin yap" sözüne inanır mısınız? bunun bir başka versiyonunda iyi olmasını istiyorsan kendin yap derler. bu düşüncenin ise günümüzde bir satış pazarlama stratejisi olması insanoğlunun kapitalist düzene nasıl uyum sağladığının en büyük göstergesidir. ihtiyaç olan bir mobilya için yaptığım araştırmalarda ihtiyacıma göre araştırırken "bir de ikea'dan bak demonte halde olduğu için daha uygun oluyor" önerisine uydum ve ikea'dan araştırdım. ama işin aslı aynı fonsiyonel mobilyanın ikea'da daha pahalı olduğunu gördüm. fakat ikea'nın bu fiyatlara rağmen bu ürünleri satabilmesine şaşırdım. ikea etkisi denilen bir kavram var. tüketicilerin yaratılımında katkı sağladıkları ürünlere karşı daha fazla ilgi göstermesidir. bugün ikea'dan alınan ürünlerin montajı esnasında harcadıkları zaman o ürünlere olan ilgilerini arttırıyor. tüketim çılgınlığından olmadıkları konusunda kendilerini kandırma yöntemi. zaten biraz daha araştırma yapılınca hayatımızda do-it-yourself kategorisi oluşmasına neden oldu. bunun bir benzeri iş hayatımızda da karşımıza çıkar. içinde bulunduğumuz bir proje sonuca ulaştığında gururla ben/biz yaptık diyebilirsiniz. ilk maaşını elinize aldığınızda yaşadığınız heyecanı düşünün ya da bir puzzleı tamamladığınızda o son parçayı yerleştirdiğinizde yaşadığınınız mutluluğu düşünün. işte bir ürünün bir şekilde içinde olduğunuzda ve bunda başarı gösterdiğinizde benzer bir mutluluk yaşayacaksınız. bunun adına dopamin deniliyor. hipotalamustan salgılanır. beyninizde bir baraj olduğunu düşünün ve dopamin burada biriktirilir. bir konuda başarı sağladığınızda bu barajdan kontrollü bir şekilde dopamin salgılanır ve başarının hazzını yaşarsınız. tabi ki ikea etkisi kavramı ne zaman ortaya atıldı bilemiyorum ama bu kavramı ülkemiz için yıllardan beri yapılıyor. kendin pişir, kendin ye mekanları bizim ülkemizin en önemli girişimlerinden birisidir. mangalı olan bir masaya oturursunuz mekan sahibi etleri getirir ve sizde pişirmeye başlarsınız. o yediğiniz etten daha fazla keyif alırsınız.

büyük kitlesel yokoluşlar


dünya tarihi günümüze gelene kadar beş büyük kitlesel yokoluş atlatmıştır. bu yokoluşlarda dünya üstündeki canlılığın büyük bölümü yokolmuştur. aslında bir çok kişi bu yokoluşlardan birisi hakkında bilgilidir. dinozorların yokoluşu... kronolojik sırada bu kitlesel yokoluşlardan kısaca bahsetmek istiyorum.
ordovisyen - sillüriyen kitlesel yokoluşudur. 440 milyon yıl önce ordovisyen dönemi sonu, sillüriyen dönemi başıdır. dünya tarihinin bilenen en büyük üçüncü kitlesel yokolşudur. ordovisyen döneminin en çok canlı çeşidi denizlerdedir. bu dönemin yaygın canlıları trilobitler, brachipodlar ve graptolitlerdir. güney yarımküredeki büyük bir buzul bu yokoluşa sebep olmuştur. deniz seviyesinde düşüşe ve iklin değişikliğine neden olmuştur. deniz yaşamının yaklaşık %85'i yokolmuştur. 
geç devoniyen kitlesel yokoluşu, 360 milyon yıl önce devoniyen sonu, karbonifer başında gerçekleşmiştir. sığ denizdeki yaşamlar, mercan resifleri en çok etkilenen yerlerdir. deniz yatağının oksijeni kalmamış ve sadece bakteriler hayatta kalabilmiştir. dünya üzerindeki tüm türlerin üçde ikisi tarihten silinmiştir.
permiyen kitlesel yokoluşu, 250 milyon yıl önce permiyen sonu, triyas başlangıcında gerçekleşmiştir. bu yokoluştan en çok etkilenen canlı türü deniz canlılarıyken, böcekler de ilk kez bir yokoluş yaşamışlardır. dünya stündeki canlılığın %96'sı yokolmuştur. günümüzde yaşayan canlıların tamamı permiyen kitlesel yokoluşunu atkalatabilmiş canlılardır.
triyas - jura kitlesel yokoluşu, 200 milyon yıl önce triyas sonu, jura başlangıcında gerçekleşmiştir. iklim değişikliği, bazalt taşkınları, astroid etkileri bu yokoluşa sebep gösterilmiştir. deniz sürüngenleri, büyük amfibiler, cephelapodlar, resif canlıları etkilenmiştir. o dönemde hayatta olan canlıların neredeyse yarısı yokolmuştur ama bitkiler bundan fazla etkilenmemişlerdir.
kretase - tersiyer kitlesel yokoluşu, 65 milyon yıl önce kretase sonu, tersiyer başlangıcında olmuştur. astroid carpması sonucu gerçekleşmiştir. dinozorların yanında dünya üstündeki canlılığın %70'i yokolmuştur. insanoğlunun bugün dünya üstünde baskın canlı olabilmesinin sebebidir. bu dönem hakkında daha önceden dinozorların yokoluşu yazımda bir şeyler karalamıştım.

şeyma subaşı muharebesi


bugüne kadar yüzüklerin efendisi üçlemesi ile hobbit üçlemesini bir çok kez izlemişizdir. canınız sıkılmıştır hadi bir LOTR izleyeyim demişsinizdir hatta olayı abartıp extended edition olan versiyonları izlemişsinizdir çünkü kıyıda köşede konu ile alakalı bir şey kaçırdım mı endişesi vardır. çünkü olurda bir arkadaş ortamında birisi konu ile alakalı bir soru sorarsa cevabı zınk efekti ile birlikte yapıştırmak istiyorsunuzdur. fakat anlamıyorum nasıl bir arkadaş ortamınız var oturup bir kafede çay içerken "lan yüzüğü neden kartallarla götürmediler?" diye soru mu soruyorlar anlayamıyorum. eğer arkadaş ortamınız bu şekilde ise ciddi ciddi değiştirmeniz gerekmektedir. tehlikenin farkında mısınız bilemiyorum ama bu şekilde devam ederseniz yakında çevrenizdeki arkadaşlarınızın bir hobbit ya da elf gibi davrandığını göreceksiniz, hemen kaçın kurtulun onlardan.
şimdi bu yüzüklerin efendisi filmlerini izleyen arkadaşlar ohh ne güzel yüzük doom dağında dövüldüğü yerde atıldı yok oldu herşeyden kurtunuldu diyordur ama işin aslı öyle değildir. mesela iki kule'yi izleyenler bilir ki isengard sanayi konusunda gelişmiş, toplu uruk hasi üretimi gerçekleştirmiş ve bütün orclar oturmuş seri bir şekilde zırh, kalkan, kılıç üretiyor. o dönemin en önemli çağ atlamasını gerçekleştirmişler. ama iki adet kıçı kırık buçukluk koskoca ağaçsakal'ı oyuna getirip isengard yakınından yürüterek entlerin savaşa müdahil olmasına neden olmuştur. şimdi isengard'in gelişmesi durdurulmuş, orclar öldürülmüş ve bütün gelişim sürecinde kullanılabilecek olan alet-edavat sular altında kalmıştır. extended edition izleyenler bilir ki gandalf ve çetesi isengard'a gelip saruman'la konuşur. saruman hiç teslim olma eğiliminde değildir kulenin tepesinde ardında grima soluncaldil'le birlikte duruyordur.rohan kralı theoden grima'ya seslenip sen bir rohanlısın tarzında gaz vererek yanına çağırmaya çalışmıştır ama saruman'dan ayar yiyen grima ise ardından saldırıp saruman'ın boğazını kesmiş ve artist elf legolas'ın oku ile ölmüştür. saruman'ın kuleden düşmesi değirmen gibi bir şeye saplanması falan vardır.
ama hiç bir şey bildiğiniz gibi değildir. türkiye'nin en önemli gezginlerinden şeyma subaşı üçünçü çağ'da 3018'de orta dünya gezisine çıkmıştır. tabi ki orta dünya'nın küllü zehirli mordor havasını gezecek olamayacağı için hemen en güzel yerlerinden birisine gitmek istemiştir. ama elfler gri limanlar'dan ayrıldığı için ayrıkvadi'de tek başına takılmak ve elflerin gölgesinde kalmamak için kendisinin daha uzun gözükebileceği doğanın en güzel parçalarından birisi olan shire'a gitmiştir. yüzük savaşı mordor kapılarında bitmemiştir. shire'a kadar uzanmıştır. buçukluklar gondor'da taç törenine katıldıktan sonra tekrar shire'a döndüklerinde bölgenin şef ya da sharkey denilen isengard civarından bazı adamların kontrolü altında olduğunu görmüşlerdir. sharkewy denilen eleman bütün bölgeyi kontrolü altında tutarken herşeyi yasaklamıştır. tabi ki maceraperest 4'lü durur mu? kaşıntıları başlıyor milleti sharkey'e karşı organize etmek istiyorlar. merry denilen yarım adam nasılsa ben gondor kralı'nın hizmetindeyim diyerekten kendisini bölgede elçi ilan etmiştir. insanlar bölgeye toplanmaya başladılar ve Pippin durur mu? Took topraklarında bir isyan başlattı ve Took'lar tekrar topraklarına dönmeye başladılar. bu insanlara karşı hobbitler mücadele vermeye devam etti ve bölgeyi ele geçirdiler. 70 kadar insan hayatını kaybetti 12 adam esir alındı, hobbitlerde ise 19 hobbit hakkın rahmetine kavuşmuşken 30 hobbit yaralanmıştır. bu hobbitler savaş çukuru adı verdiklere yere insanları toplu şekilde gömdüler. hobbit gibi bir varlıktan bu derece intikamcı bir şey beklemiyordum hani o insanlarıda ayrı ayrı gömerler demiştim ama beni şaşırttılar.hayatını kaybetmiş 19 hobbit'i ise ayrı ayrı mezarlara gömdükten sonra sharkey denilen adamın peşine düşmeye karar verdiler. sharkey çıkın çıkmazı'nda yaşıyordu. hobbitler burayı bastıklarında karşılarında saruman'ı gördüler. frodo'ya nasıl bir cesaret yüklendi ise saruman'ı çıkın çıkmazı'ndan kovaladı. [şak şak şak] grima solucandil ise yılların verdiği kinle birlikte saruman'a saldırıyor ve boğazını burada kesiyor ama hobbit okçuları grima'yı okla öldürüyorlar. şeyma subaşı'da orada öyle güzel güzel gezinmiş işte... 

dünya dışı akıl



dünya dışı düşünebilen bir varlık var mı? bu tür sorular sürekli karşımıza çıkar. fakat bizim bildiğimiz tek yaşan biçiminde su olduğu için bizim algıladığımız canlı formları aranırken her zaman ilk baktığımız şey su oluyor. fakat düşünebilen bir varlığın olup olmadığı konusunda düşünürken kullanılan enerji miktarına bakılması gerektiği düşünülmüş. mesela bizim gibi bağlı olduğu yıldız sistemindeki yıldızın enerjisinden nasıl faydalandığıyla ilişkilendirilmiş. çünkü bildiğimiz en güçlü enerji kaynağı güneştir. biz dünya olarak birinci bölümdeyiz. güneşten faydalanırken bize gelen ışınlarını kullanıyoruz ve bu ışık güneşten ayrıldıktan 8 dakika sonra bize ulaşmaktadır. en verimli şekilde en yakınımızdaki yıldızdan faydanalanamıyoruz. ikinci grupta ise bağlı olduğu yıldızdan en iyi şekilde faydalanabilen varlıklardır. freeman dyson isimli bir bilimadamı dyson küresi diye adlandırılan bir teori öne sürmüştür. devasa bir yapı ortaya atmıştır. kendimiz için düşünürsek güneş'in etrafının panellerle çevrilerek ortaya çıkan enerjiyi boşa harcamayarak bütün enerjisinden faydalanabilmeyi gerektiyor. bilim kurgu hikayelerinden çıkmış gibi geliyor değil mi? jules verne, ay'a seyahat'i yazdığında da bu şekilde düşünülüyordu. günümüzde yörüngeye gönderdiğimiz uyduyar kütle çekim merkezi kuralına göre gezegenimiz etrafında gönmektedir. dyson küresinin mantığı da bu şekilde çalışır. bu güneş panelleri güneş etrafında belli yörüngede dönecek bir sürü panellerden oluşmaktadır. bu paneller güneş'in etrafında birbirine kenetlenmiş şekilde durursa kütle çekim sebebiyle duramazdı. dyson küresi hakkında bilinen en büyük yanlış bilgidir. yukarıdaki görseldeki gibidir. dünya dışı varlıkların enerji kullanımına göre ayrıldığı üçüncü grup ise olduğu galaksideki bütün yıldızların enerjisini kullanabilen canlılardır. 
dünya'nın dışında bir canlı var mı yok mu diye düşünürken biraz daha açık fikirli olmak gerekir. şu an dünya üzerindeki domine canlı olan insanların teknoloji ve yapılarının diğer canlılar tarafından nasıl görüldüğünü düşünmek gerekir. bir rüzgar gülünün dibinde bulunan böceğin rüzgar gülünden ne anlayabilir ki?

mağaradan yeni çıktım


ilk insanlar barınmak olarak mağaraların derinliklerini kullandılar. bu mağara adamları günümüzde birbirimize karşı kullandığımız iğrenç bir espri haline gelmiştir. oysa o dalga geçilen adamların öyle sanat eserleri vardır ki yaşadıkları döneme göre bugün cin ali çizemeyen seni yerin dibine gömer. o kadar ayrıntılı detaylı tasvirler yapmışlardır. bir çok yer de ve okulda bunlar hakkında öğreneceğimiz ilk bilgi avladıkları hayvanları resmettikleri üzerinedir. ama bu eserlerin tamamı avcılık ve avladıkları hayvanlar hakkında değildir. çizildikleri dönemler ve mağara civarında elde edilen hayvan kemikleri üstünde yapılan araştırmalar sonucunda bu adamlar yaşadıkları bölgede olmayan hayvanları dahi resmetmişlerdir. bu çizimlerin bir başka dikkat çekici noktası ise yukarıdaki fotoğrafta görülüceği üzere çizilen resimlerin üstlerinde etrafında noktaların olmasıdır. aynı şekilde sadece noktalardan oluşan resimler ve çizgiler, örümcek ağları desenleri, kafes sistemleri ya da başka soyut şekiller resmetmişlerdir. bu sırada yukarıdaki fotoğrafta belki dikkatinizi çekmiştirbazı el işaretleri vardır. bu el işaretleride tarihte bilinen ilk eserdir. ama görseldeki değil sadece görseldekine benzemektedir. bazı eserlerde ise insan ayakları yerine toynaklar vardır ya da boynuzlu insanlar. inanç meselesi o dönemlerde dahi insanlarında dahi bulunmaktadır. açıklayamadıkları olaylar, doğa olayları, ölüm kalım acı... sonuç olarak bu adamlar o dönemlerde trans haline geçerek şamanik ayinler yaptıkları düşünülmektedir. sözün özü adamlar o dönemde mağaraların karanlık yerlerinde tavanlara bu tür resimleri çizerken bildiğin halüsinasyon görmektedirler. olmayan noktalar, soyut desenler hayvanlarla birlikte resmettikleri önemli detaylardır.
tuhaf bir şekilde insanoğlu 12000 yıl öncesine kadar mağaralara resimler çizerken nedense bir anda mağaralara resim çizmeyi bıraktı. bu dönem avcı toplayıcı yaşam biçiminden yerleşik yaşam biçimine geçirin olduğu döneme denk gelir. artık insanlar mağaralarda yaşayan avcılık toplacılık yapmak yerine ssabit bir yerde durup hayatımızı etkisi altına alan tarımcılığa yöneldi. aynı şekilde resimler bırakıldı ve bunun yerine taş üstüne oyma resimler yapmak daha cazip gelmeye başladı. urfa'da göbekli tepe adı verilen bölgede devasa büyüklükte tapınaklar inşa edip bu bölgenin çevresine yerleşmişlerdir. bilinen en eski tür buğday bu bölgede bulunmuştur. neden insanoğlu iki boyutlu çizimleri bırakıp taş işçiliği yapıp kabartmaya yöneldiler. kabartma resimlere gece bakıldığı zaman meşale, alev eşliğinde gece incelendiği zaman alev dalgalandıkça kabartmaların gölgelerinin çizilen şeyi hareketli gibi göstermektedir. iki boyutlu düz resimlerden daha dikkat çekici cezbedicidir.

bir klasik; ultima online


bak bu benim oynadığım ilk çevrimiçi oyun, mmrpg massive multiplayer role playing game demek oluyor. bu oyun bir çok kişi için ilk çevrimiçi oyundur. biz dial-up bağlantı ile oynardır. hatta inanır mısın? ara ara bu oyunu yükler oynarım. bu oyun ilk pk deneyimimi yaşadığım oyundu. öyle böyle değil. başa bir oyuncuyu eş zamanlı olarak öldürmek ya da eş zamanlı olarak birlikte oyun oynamak, zindanlarda koşturmak zevkini başka hiç bir oyundan alamadım. bak sana bir pk videosu göstereyim ki izle gör günümüzdeki oyunlar gibi bir kaç saniye içinde rakibi öldüremiyorsun. büyü yapmak içn yeterli mana olması gerekirken, öyle şişeden mana alamıyordun, meditasyon yapman gerekiyordu ya da dinlenmen hen koşturup hem savaşmak zordur. statları skilleri düzgün ayarlayamazsan başarısız olursun. dengesiz olursa hiç bir anlamı olmazdı. bu oyunda 7 adet yeteneği (skill) geliştirebiliyordunuz. 0 ila 100 arasında olurdu. 100 olduğu zaman grandmaster ünvanı alırdın. bir in nox (poison spell) normalde kısıtlı bir sürede saniye başına 1 can puanı düşürürken. grandmaster olduğu zaman saniye başı 7-10 gibi can puanı düşürüyordu. ve cure (an nox) edilmez ise ölümle sonuçlandırıyordu. konsantrasyon diye bir şey vardı. grandmaster poisoning yeteneği olan birisi in nox çektiği zaman hedef kişinin konsantrasyonu düzgün kalamadığı için ölümle sonuçlanırdı.
bu oyuna ilk başladığım zaman runuo sitesinde oynuyordum. böyle salak salak ortalıkta gezinirken çok güçlü adamlarla karşılaşıyorduk. biz dal daşşak ortalıkta gezerken bizim bir arkadaş sör lancelot misali pull plate zırhla ortalıkta dolaşıyordu. o ecnebilerden bir şeyler öğrenmiş alış veriş nedir? nereden ne alınabilir biliyor ve biz de cahiliz. kırmızı adamlar, mavili adamlar kapışıyor bizde hayalet hayalet ortalıkta koşturuyoruz. adamlara derdimizi anlatacağız ama ooOOoooOO biçiminde dözüküyor bizim yazdıklarımız. birisi bizi canlandıracakmış ki konuşabilecekmişiz. neyse savaş bitti ve birisi bizi diriltti. çat pat ingilizce bilgimizle adama derdimizi anlattık ve adam bize resmen sihirli değnekle dokundu bütün statlar ve skiller ayarlanmış şekle getirdi. resmen bizi baştan yarattı. olmak istediğimiz karaktere göre 7 skill gm olmuş halde elimize verdi. sırayla adama yanaşıp ne olmak istediğimizi söylüyorduk o ayarlıyordu meğerse adam sunucunun gamemasterıymış. işte frp/rpg olayına dahil olmam bu şekilde başladı. sonra biz ortalıkta gezdik pk yapmaya çıktık. britania bankası üzeri ve delucia bankası önü benim en uğrak yerimdi diğer insanlarla lak lak yapabilyorum. oyunda mülk sahibi nasıl olunulur bilmiyorum. zamanla onlarıda öğrendik alış veriş takası öğrendik hatta dolandırıcılığı bile öğrendik. ev satışlarında tapuya benzer kağıdı takasa koyuyorduk adam üstüne tıklayıp açıklamasına bakmıyorsa yada çeke benzer kağıtla yapardık. 18x18 alanlı 3 katlı evden tut devasa şatoya kadar hepsinden zamanla alabildik. hatta oyun sunucusuna 3-5 karakterli  aynı kullanıcı adı ve şifreyi yazarak eskiden açılmış hesapları aldık 500 günlük hesaplarımızda gölge bineklere sahip olduk.
bu oyunu anlatırken neden üstteki görseli seçtiğimi söyleyeyim ki hala bu tür karakterleri bu oyunlarda sevmem. animal taming diye bir yetenek vardı. hayvanları ehlileştirip ardınıza alabiliyordunuz. o gördüğünüz ejderhalar kontrol edebileceğiniz 5 hayvan alanından 3'ünü doldururdu. nightmare diye siyah atlar vardı 2 hayvan alanını doldururdu. hayvan ehlileştirici bu arkadaşlar altlarına bir gölge binek hayvanı alıp kalan 4 hayvan boşuğuna iki nightmare alırlardı. bir de bu nightmarelar adama bağlanmış ise ölseler bile adam tarafından canlandırılbiliyordu. bir "all kill" komutu ile hayvanlar öldürene kadar saldırırlardı. hayvan ehlileştirmek için 3 yetenek gerekiyordu sanırım ama bu piçler, iki karakter açıp birisiyle hayvanı ehlileştirir geliştirir ve diğer tek yetenek ile kontrol edebilecek karakterine transfer ederdi. artan diğer iki skill swordmanship ve tactics koysa adam hem nightmareların ardına saklanırken bir taraftan kılıç kullanabiliyordu ya da büyüye yöneliyordu. en iyi playerkiller listesinin ilk 10'da hep bu animal tamer karakterler bulunuyordu.
bu oyunda efsane bir baskın yaşamıştım. chaotic soldiers isimli bir uluslararası klanda ultima online oyuncusuydum. sunucunun en büyük pk klanıydı. bir gün oyun yöneticilerinden birisi evinin etrafını savaş alanı olarak ayarladı ve evin içide savaş alanına döndü. chaotic soldiers'ın tamamı gelsin mavi arkadaşlarda yardıma gelsin meydan muharebesi yaşansın dedi. bizi yenemezsiniz muhabbeti ortada dönerken bir oyunda yaşadığım en geniş çaplı çevrimiçi savaştı.

firavunun renkli patikleri


sen bilir misin frp nedir? ne yer? ne içer? işte öyle bir şey. kardeşimle oturmuş konuşurken nasıl oldu ise konu fantastik kurguya geldi. en başından başlamak gerekirse frp kültürü ülkemizde o kadar ilgi çeken bir konu olamadı. çünkü gerekli kaynakların ingilizce olmasıydı, küçük bir kesim tarafından oynanıyordu. fantasy role playing denildiği zaman küfür edilmiş zannediliyordu. aslında milletçe bu konuya çok ilgiliyiz. bir çok kişi yüzüklerin efendisi ve hobbit serilerini beğendi. masaüstü oyundan bahsetmek isterdim ama ben fantastik kurgu romanlarına nasıl daldığımdan bahsetmek istiyorum. üniversitede ilk yılım kitapevinde korku-gerilim bölümünde bakınırken gözüme sislerin vampiri ilişti. kont dracula'dan başka vampir bilmezdim. elf bir vampir -jander sunstar- fikri dikkatimi çekti. ama bana başka bir karakteri tanımama yardım etti; strahd von zarovich. strahd bildiğin vampir hikayelerine olan açlığımı aldı. ravenloft ne demekmiş o zaman öğrendim. biraz hakkında araştırma yapınca dungeons & dragons'da ayrı bir hikaye olduğunu öğrendim. daha önce frp oynamamıştım çünkü çevremde oyun oynamayı deneyebileceğim bir arkadaşım yoktu. birine frp masaüstü oyunu anlatsam hadi oynayalım mı desem büyük ihtimalle deli muamelesi görebilirdim. frp benim için sadece hakkında teorik bilgi sahip olabileceğim bir şeydi ama sonra oynadım.
ravenloft dünyası ciddi anlamda çok ilgimi çektiği için tekrar bir strahd hikayesi okumak istiyordum. ben strahd, bir vampirin anıları kitabına daldım. karagül şovalyesi'ni okuduğumda ise lord soth'la tanıştım. lord soth elimden tutarak beni ejderhamızrağı -dragonlance- evrenine girmeye zorladı.


raistlin majere'le tanışmama ve uzunca bir süre gruplarına katılıp onlarla maceraya koşturdum. bir neslin hikayesi bitmeden ikinci nesline daldım. tanrılar gitti, tanrıları gönderen kaos geldi. ama benim için en büyük sorun bu kitapların her yerde bulunamamasıydı. bir dönem keyifle okuduğum haz aldığım bu fantastik kurgu eserlerini eskisi kadar okuyamadığımı fark ettim. belki 10-12 sene önce bana bu karakterleri sorsalardı. hayatlarının en ince detayına kadar anlatabilirdim. bugün bu hikayeleri konuşacak birilerini şu an bulamadığım için zihnimin derinliklerine gömdüğümü fark ettim. bu kadar zaman sonra bu konu nasıl bu şekilde ortaya çıktı hala şaşırıyorum ama kardeşimin bana "bir şovalye vardı, bir yerde okuyup öğrenip başka yerde devam etmiştin" demesi sonucu oldu. ravenloft'ta şans eseri tanıdığım lord soth sayesinde fantastik kurgunun renkli dünyasında uzun maceralar yaşadım.

Jeolojik Zaman Cetveli


bugün aslında jeolojik zaman cetveli hakkında bir şeyler yazmak istedim sonra vazgeçtim.

1- fanerozoik devir (545 myö - günümüz)

    a- senozoik (65,5 myö - günümüz)
        i- kuvaterner (1,81 myö - günümüz)
           - holosen (0,01 myö - günümüz)
           - pleistosen (1,81 myö - 0,01 myö)
        ii- neojen (23,8 myö - 1,81 myö)
            - pliyosen (5,32 myö - 1,81 myö)
            - miyosen (23,8 myö - 5,32 myö)
        iii- paleojen (65,5 myö - 23,8 myö)
             - oligosen (33,7 myö - 23,8 myö)
             - eosen (55,0 myö - 33,7 myö)
             - paleosen (65,5 myö - 55,0 myö)

    b- mezozoik (251,1 myö - 65,5 myö)
        i- kretase (142 myö - 65,5 myö)
        ii- jura (205,1 myö - 142 myö)
        iii- trias (251,1 myö - 205,1 myö)

    c- paleozoik (545 myö - 251,1 myö)
        i- permiyen (292 myö - 251,1 myö)
        ii- karbonifer (354 myö - 292 myö)
        iii- devoniyen (417 myö - 354 myö)
        iv- silüryen (440 myö - 417 myö)
        v- ordovisyen (495 myö - 440 myö)
        vi- kambriyen (545 myö - 495 myö)

2- proterozoik devir (2500 myö - 545 myö)

3- arkeyan devir (3600 myö - 2500 myö)

4- hadean devir (4600 myö - 3600 myö)

myö= milyon yıl önce

dünya görüşü


sosyal medyanın en büyük avantajı dünya'nın her bir köşesindeki insanların düşüncelerini, fikirlerini ya da yeteneklerini herhangi bir şeyini öğrenebiliyoruz. bu konuda en popüler olan sosyal medya platformu twitter'dır. twitter'ın bu kadar popüler olması ve tutmasının en önemli özelliği minimalize olması ve çok kısa öz bir şekilde ifade etmemiz gerekmesidir. "özet geç piç" olayı tam twitter içindir. uzun uzadıya anlatmak yerine kısa öz bir şekilde anlatırsın ve biter. twitter'ın bu kadar tutması sonucu bir çok konuda insanların anlık olarak birbirlerine bilgi verebilmesi organize olmalarına yardımcı oldu. oysa en önemli özelliği her statüden insan twitter'ı aktif olarak kullanabiliyor ve basit arayüzü sayesinde bütün dünya bu sistem ile iletişim halinde. yabancı dil bilmenin avantajı ise dünya'nın başka bir yerindeki insanların yaşamları hakkında bilgi edinebiliriz. evrensel bir dil olmadığı için en yaygın olarak ingilizce kullanılmaktadır. eğer ingilizce biliyorsanız dünya'nın gündemini tutarsınız. bir de emojiler hayatımıza girdi kelimelerin yetersiz kaldığı yerlerde bir karakter kullanarak kendimizi olabildiğince ifade etmemize yaratır. bunun diğer avantajı ise bir emoji dünya'nın her yerinde aynı anlama geliyor. twitter'da anlık olarak emojileri takip eden bir web sitesi var. emojitracker.com adresinden ulaşılabilen bu web sitesi sayesinde dünya'nın genel hali hakkında bilgi edinebiliriz.
mesela birinci sırada "gülmekten gözünden yaş gelmek" emojisi var. ikinci sırada "kalp", üçüncü sırada "gözleri kalp kalp olmak", dördüncü sırada "başka bir şekilli kalp", beşinci sırada ise "çok ağlayan" emoji var. sonraki emojiler ise yine pozitif anlam ifade eden emojilerden oluşuyor. insanlar bu güne kadar çok mutlu olmuşlar, en önemlisi sevgilerini ifade etmekten kaçınmamışlar.

mısır medeniyeti ve yunan medeniyeti


mısır medeniyeti mö 3000 yıllarında nil nehri kıyılarında kurulmuştur. bu adamların o kadar enteresan düşünceleri varmış ki sonsuza dek yaşayacaklarını düşündükleri için devasa tasarımlar yapmışlar. en çok bilineni meşhur piramitleridir. yok tasarımında geometri kullanılmış ıvırmış zıvırmış bunları her yerde okuduk izledik dinledik. ama hiyeroglifleri hakkında fazla bilgimiz yoktur. şimdi bu hiyerogliflerde mısırlıların çizdiği sanat eserleri vardır. özellikle insan tasarımları kendilerinden binlerce yıl önce yaşayan diğer insanlardan farklıdır. adamlar çizimlerini olabildiğince detaylandırılmış ama bir o kadar basit bir şekilde tasvir etmişlerdir. bu  şekilde sünneti, mumya yapımını gibi bilgiler anlatırken bir taraftan tanrılar ile olan ilişkilerini anlatır. insan tasvirlerinde göğüs bölgesi ön cepheden görülür ve bacakları aşağı doğru açılır ama ayaklar sağa yada sola bakar. elleri her iki tarafa açık olduğu gibi elleri tek tarafa toplanmış halleri vardır. betimlemelerde anatomik olarak ters olarak dursada elleri bir tarafta dururken ikisininde avuç içleri gözükür ama iki elindeki beş parmak ayrı ayrı çizilmiştir. baş parmak hariç diğer bütün parmakları aynı boydadır. kafaları tek bir yöne bakar vaziyette profilden çizilirken göz detayları belli olsun diye ön yüzden çizilir.
bu mısırlı abilerimiz bu şekilde çizimler yaparak insan vücudunu olabildiğince detaylı olarak tasvir edip en basit şekilde çizmişlerdir. bu çizimlerim tamamı mö 2000 yıllarında ki şekli ile mö 100 yıllarındaki eserler ile aynıdır. bu kadar uzun zaman boyunca hiç bir şekilde tasarımlarında bir değişiklik yapmamışlardır. değişen tek şey ne kadar devasa eserler yaparlar ise ölümsüzlüklerini o kadar gözler önüne sermektedirler. aslında yaptıkları eserlerin tamamını sonsuza dek dayanabilsin diye devasa yapmaya başlıyorlar. sonraki yıllarda yaşayan nesilleri atalarının dev heykellerini görecek ve onları unutmayacaklardır. biz günümüzde bir çok mısır firavunun tanıdığımız için adamların tarihe geçerek bir nevi ölümsüzleştiriyoruz. konuyu nerelere getirdim. kendimden tiskindim. neyse bu çizimlerin yıllarca hiç değişmeden aynı kalabilmesinin sebebi bütün çizimleri aynı tasarım üstünde yapmalarından kaynaklıdır. nasıl mimari eserleri belli bir geometri üstüne kuruluyken aynısı resimleri için de geçerlidir. bildiği kareli taslak yapıp bacak boyu ile eni arasındaki orantı gibi şeyleri yapmışlar. adamlar resim çizmeyi bildiğin formülize etmişler. 


fakat mısırlıların bu devasa heykelleri yunanların ilgisini çekmemiştir. yunanlılar tanrıları hep insan suretinde kurguladıklarından dolayı bir tanrının vücudunun mükemmel bir şekilde atletik olduğunu düşünmüşlerdir. bundan dolayı atletik olup vücudları gururla sergilemişlerdir. bu adamların kültürel olarak düşünceleri bu tanrı mükemmel insan görünümündedir. böyle bir kültürel takıntıları olduğu için kendi sanat eserleri mısır heykelleri gibi çubuksu şekilde sert kenarlı köşegen değildir. yunan heykelleri zaman geçtikçe dahada mükemmelleşmeye başlamıştır. bütün anatomik detaylar incelenmiştir ve birebir heykellerine uygulamışlardır. fakat bu mükemmellikler o kadar iyi bir hale gelmiş ki bire bir insanın şeklini yaptıkları heykeller onlara sıradan gelmeye başlamıştır. bunun en güzel örneği ise kritios çocuğu dedikleri bir heykel var. bu esas duruştaki asker gibi durmaktadır. işte bu mükemmel olan tasarımı kontrollü bir şekilde deforme etmeye başladılar ama bunu yaparken daha da mükemmel bir görüntü yapmaya çalışmalarıdır. mısır heykelleri düz durması yunanlıların ilgisini çekmemiştir. daha sonraki dönemlerde yaptıkları heykeller ise düşeyde insanı ikiye bölmüştür ve bel bölgesinden ikiye bölmüştür. heykellerin genelde sol üst ve alt tarafını hareketli göstermişlerdir. sağ bacak dik dururken sol bacak biraz önde duruyordur. bu dengeyi sağlayabilmek için soldaki bacak sağdakinden daha uzundur. dizler, bel, dirsekler ve omuz bir doğrultu üstünde duruyorken bakış açıları terstir. adonis kası ise bildiğin full plate armor gibi durmaktadır. göğüs kasları ise olabildiğince şişkin dururken aynı anda sırt kasları kasılmış gibi durmaktadır. omurga çizgisi olabildiğince belli olsun ve kalçaları net gözüksün diye kuyruk sokumu kemiğini yapmamışlardır. adamlar bildiğin insan anatomisini deforme ederek mükemmel görüntüyü ortaya çıkartmışlardır. bu mükemmel insan tasarımınımö 450 yıllarında polykleitos denilen heykeltraş gerçekleştirmiştir.

ilk yazı ve ilk imitasyon


ilk yazı hakkında hepiniz sümerlerin kullandığı çivi yazısını biliyorsunuz değil mi? aslında bu bilginiz tamamen yanlıştan ibarettir. ilk yazı aslında günümüzde olduğu gibi her şeyin beşiğini oluşturan çin'den çıkmıştır. nasıl bir teknoloji ilk olarak amerika ya da avrupa'dan başlayıp gelişimini çin'de tamamlıyorsa o zamanlarda o şekildeydi. lan şöyle bir durup düşününce çin hakkında yazılabilecek çok şey varmış. neyse konumuz dağılmasın çin ve yazıdan devam etmek istiyorum. ne demiştik efendim ilk yazı sümerlerin çivi yazısı değil tamamen çin'in kum üstüne izlerinden ibarettik. sümer ve çin medeniyetleri birbirinden oldukça uzak mekanlarda -sümerler; mezopotamyada çin; uzak doğuda- m.ö. 4000-3000 yıllarında kurulmuşlardır. bak aynı dönemlerde ise kuzey amerika'da olmekler vardır. olmeca tekilanın kaynağını ne zannediyordun. mısır'da ise mısır medeniyeti kuruldu. insanlar ne kadar ilginç varlıklar birbirinden habersiz bir şekilde bir birlerine yakın tarihlerde devasa medeniyetler kuruyorlar. aranızda anlaştınız mı lan? diye sorarlar değil mi?
işte yazı hakkında önemli bir bilgi vermem gerekiyor. ilk yazılı kaynaklar günümüz dillerine çevrilmeye başlandığında şunu fark ettik ki; ilk yazılı kaynaklar muhasebe bilgileri ve muhasebe bilgileri hakkında eğitim notları, ders çalışma tabletleriydi. muhasebenin anlamı nedir çünkü yapılan işlemlerin kayda alınması gerektiğini fark ettiler ilerleyen dönemde gelir idaresi başkanlığı hayatımıza girdi üniversite öğrencilerinin mezuniyet sonrası korkulu rüyası oldular. işte muhasebe kayıtları tutuldu. 3 çuval arpa aldım, 2 çuval buğday verdim. 5 top ipek aldım, 3 çuval tuz verdim misali yazılardı. ders notu dememin sebebi ise 4 işlem hakkında deneme yazıları hakkında bilgiler olmasıydı. günümüzdeki gibi mükemmel bir rakam sistemi olmasa bile bir kaç sembol ile karmaşık sayıları kayıt altına alabiliyorlardı. 
bir gün iki çinli pazar yerinde müşterileri ile birlikte lak lak ederken içlerinden komşu pazarcının ne kadar göt olduğunu düşünüyordu. kalp kalbe karşıdır sözünün adeta vücut bulmuş halleriydi. hani bu iki adam bir birine o kadar kıl o kadar ayarmışlar ki çekememezlik had safhadaymış. neyse iki pazar tezgahı arası tek yolu ortak kullanmalır gerekiyor ister istemez sürekli karşı karşıya geliyorlarmış. bir köprüdeki 2 inatçı keçi gibilermiş. neyse bu amcalar yine böyle bir gün karşı karşıya gelince biri diğerinin tezgahındaki arpayı yere dökmüş. zemin kum olduğu mal sahibi yerden arpa tanelerini tek tek toplarken diğerine vermiş kalayı. bu kalay miktarı yere döklen arpa miktarı ile doğru orantılı olarak artmış. sonra yerdeki arpa taneleri toparlanınca düz kum zeminde arpa tanelerinin bıraktığı izler mal sahibinin dikkatini çekmiş. işte bir ilham geldiğindeki yanan ampül pazarcının kafasının üstünde yanmış. film şeridi gibi gelecek gözlerinin önünden akmaya başlamış. muhasebe kayıtları ve işlem kolaylığı, tarih kaydı ve bilgilerin bir sonraki nesle aktarımı, başkalarının hayal güçlerin içinde gezinme imkanı ve sonunda dijital rakamlar dönüşmesi ve kredi borçları... o esnadadiğer pazarcı benzer düşünceleri kafasından geçirmeye başlamış. işte olayı çözmek için bölgenin kadısına gitmişler. ikisi de birbirini suçluyor ve aynı zamanda yazıyı icat ettiklerini iddia ediyorlarmış. koskoca kadının kafasını ütülemişler ve o gün kadı tiz bu ikisinin kellesi vurula, bir daha yazıdan bahsedenin götüne kazma sapı sokula diye ibretlik bir ceza verince ilk yazının sümerce olduğu öğreniyorsunuz. millet korkudan yazıdan bahsedemediği için ilk yazı sümerce zannedilir. bu yanlış bilginizi düzeltin. çinliler aynı gün imitasyon ürün olayınıda öğrenmişlerdir.
çinlilerden bu kadar bahsetmişken günümüzde çin'in bu hale gelmesinin en önemli sebebi tatar yayıdır. adı tatar yayı nasıl çin işi diyebilirsiniz. tatar yayı denilmesinin sebebi bu yayın türklere bu şekilde geçmesinden dolayı adı tatar yayıdır. neyse bu yayın en önemliği özelliği modüler olmasıdır. bildiğin yay parçalara ayrılabiliyor sökülüp takılabiliyor. işte bu yayı öyle bir geliştirmişlerdir ki yayın her bir sökülüp takılabilen parçasının birebir aynısı yedek parça olarak yapmışlardır. bir sürü yedek parça yapmışlar seri üretim nedir bize öğretmişlerdir. bu şekilde çin'de imparatorluk için kavga eden haneler arasındaki içsavaşın galibini belirlemiştir. çin'de bir bütünlük olmuş ve imparatorluk olmuşlardır.

neden feysbuk kullanıyorsun?


ben böyle oturup sohbet ederken, bir misafirliğe gittiğimde ya da herhangi bir ortamda birisi eline telefonun alıp sosyal medya platformlarında gezinmeye başlarsa hadi bir özçekim yapalım paylaşım dediği anda şalterim atmaktadır. ağzımı açarım yumarım gözümü kalayın dibine dibine yüklenirim. genelde böyle bir durum olduğunda karşı tarafın kalbini kırmış olurum. neyse konu o tarafa doğru kaymasın. bir tek facebook değil bir çok sosyal medya platformunda üyeliğim vardır ama bir paylaşım yoktur. kendi adıma olan hesapları aldım ama kullanmadım.
işim gereği bir çok insanla tanışmak durumunda kaldım ve bu insanların tamamı farklı memleketlerden bir birimizden ayrıldığımız zaman bir daha denk gelmemiz oldukça zor oluyor. iş gereği de insan insana lazım oluyor. bir kişi ile a şehrinde bir iş yaptın ise b şehrindeki işi de o adama vermek istiyorsun. neyse insanoğlu biraz tuhaf bir varlık bu konuyu çözemedim gitti. düzenli olarak numara değiştirmeye çok meraklılar. bir adamın numarasını alıp kayıt ediyorsun 6 ay sonra adamın numarasını kapattığını öğreniyorsun. şimdi diyeceksin "lan sırf iş için mi arıyorsun adamların hal hatır sormak için de arasa" ama işin aslı ben her çalıştığıum adamı hafta 1 sefer hal hatır için arayacak olsam boş vaktim kalmazdı. insanoğlu sürekli numara değiştirdiği için onlara ulaşmam zor oluyor ama facebook benim bu sıkıntımı kökünden çözdü. 6 ayda 1 numara değiştiren adamlar nedense sahip oldukları o facebook hesabını kaybetmemek için ellerinden geleni yapıyorlar.hal böyle olunca ve adım soyadıma bir facebook hesabı aktif olarak bulunduğundan iş ile alakalı tanıştığım kişiler beni facebook'dan arkadaş olarak ekliyorlar. bu şekilde iş ile alakalı bir facebook hesabım oldu. birine ulaşmak istediğimde numarası yoksa bir bu facebook hesabından kendisini aratıp buluyor ve bir şekilde iletişim sağlayabiliyorum. şimdi diyeceksin ki bu iş için zaten bir platform var; linkedin... ama nedense linkedin ülkemizde fazla tutmadı. kimilerine çok farklı geldi linkedin kullanımını beceremedi bir facebook kadar son kullanıcıya hitap edemedi. kimi tanıdığım kadınlar var ki linkedin'den uzak durmama neden oldular. bildiğin facebook durum güncellemesi gibi linkedin'de takılıyorlar. bildiğin kezban tribini linkedin'de gördükten sonra uzak durdum. linkedin'in bir diğer sıkıntılı kısmı ise iş ilanı veren ve aylık ücreti belirten firmaların kendilerinew köle araması oldu. firmalar rahatlıkla linkedin'de aylık ücreti çok düşük bir şekilde rahat rahat yayınlıyorlar çünkü bu platformda takılan kişilerin kendilerini verdikleri ücret konusunda itin götüne sokmayacağını biliyorlar. ama aynı ilanı bir facebook sayfasında paylaşsın tonlarca facebook kullanıcısı bu firmayı laf soka soka yerin dibine gömerdi. sözün özü facebook ben ve benim gibi bir çok kişi için mükemmel bir ajanda, kartvizit şeklinde kullanıyor.

türklerin internetle imtihanı


başka bir değişle türk internet tarihi... lan değişik aynı günde neden iki tarihçe yazma ihtiyaçı hissettin? diye soracak olursan zaman varken oturup sosyal medyanın içimize hangi aşamaları atlarak girdiğinden bahsederken bir yandan aklımın uçunda olan türk internet tarihi yazısı vardı. zaman varken yazayım aradan çıksın istedim. bu konu bildiğin yazı dizisi olur benim için çünkü oturup bir sefer de yazılabilecek bir konu değil.
çok çok uzak yıllar önce demek isterdim ama 90lı yılların son dönemiydi. bilgisayar herkesin evinde bulunan bir cihaz değildi. internete erişim ise bildiğin sancıydı bol para gerektiriyordu her an ulaşabildiğimiz bir platform değildi. hani internete bağlanmak için bir çok genç gizli gizli telefon hattından bilgisayara gizli gizli kablo çekerdi. gün içinde internete bağlıysanız telefonunuz çalışmazdı. kabloyu bilgisayara çekip çevirmeli ağdan -connect to- bağlan tüşüna tıkladığınız an fax/modem'den iğrenç bir kulak tırmalayıcı ses çıkardı. lan ben bildiğin yastık bastırırdım kasanın üstüne ses çıkmasın diye işte öyle bir şeydi bizim internete erişmemiz. internet kafe o dönemlerde de vardı ama günümüzdeki gibi değildi. lan millet ağ sistemi kurmasını bilmediği için tek bir bağlantıyı dağıtmasını bilmediği için her bilgisayar için bir telefon hattı vardı. internet kafelerde oyun oynanabiliyordu ama kimse çevrimiçi oyun oynamıyordu, çevrimdışı oyunlar oynanır ve favori oyun fifa serileriydi. bireysel internet kullanıcıları ise çok nadir bulunan türkçe içerikli bilgiye uluşabilmek için kıçını yırtardı. öyle aklına geleni google'la gibi bir seçenek yoktu. benim bildiğim en iyi arama motoru bildiğin altavista.com'du. bir mp3 indirebilmek için saatlerce beklerdik. indirme yöneticisi diye bir yazılım olmadığı için eğer bağlantınız koparsa en baştan başlamak gerekiyordu. türkçe içerikli sitelerin başında acemi.com geliyordu. ne kadar ironik değil mi? ilk karşılaştığınız bir ortamda yine üstün yeteneğimizi kullanarak en popüler sitemizin adının acemi olması. bak o dönemde irc surunucularından sohbetler popülerdi. mIRC en önemli uygulamalardan birisiydi, birisiyle anonim olarak canlı canlı konuşabiiyorsun anlık yazışıyorsun. türk siteleri ise makale ve uygulama kullanımı hakkındaydı. ilk okuduğum makale sub7 truva atının kullanımıydı. normal bir internet kullanıcısı farklı konular hakkında makaleler okurken biz türkler ise kendi anadilimizde internetin kötü çocukları olma yolunda ilk adımlarımızı atıyorduk. çünkü internet pahalı bir şeydi ve bağlanmak için kullanıcı adı ve şifre gerekyordu. şifresiz bağlatının adı 146 idi faturası ise kol gibiydi. başka bir kol gibi telefon faturası konusu ise benim için 900'lü hatlardı. neyse konu dağılmasın internette zaman için şifre gerekli ve en uygun şekilde sınırsız bağlantı için bolca şifre gerekliydi. bir kişi bir şifre ile internete bağlandıysa bir başka kişi aynı şifre ile girmek istediğinde ise ilk bağalantı sağlayanı hattan kopartıyordu. dolayısıyla bol şifre demek sınırsız bağlantı demekti. acemi.com, excalibur-online -uzantısını anımsamıyorum-,cigicigi.com, cehennem.com ve kurtadam.com en popüler olanlardı ve backlink sistemi o dönemlerde hayatımızda olduğu için bir birleriyle bağlantıları veren sitelerin tamamı birbirinin aynısıydı. mantık basitti hack ile alakalı program kullanımı ve makale yayınla ya da porno içeriğin olsun ki en çok ziyaret sebebi o zamanlarda porno idi. zamanla insanlar interneti öğrenmeye başladıkça tahribat.com gibi siteler açıllmaya başladı. bu siteler sayesinde hakkını yememek gerekir bolca internet şifresi edindik, bolca insanı cd-romlarını açıp kapatarak delirttik. türkiye'den bile güzel yazılımlar çıktı ki schoolbus truva atı dünya'yı salladı. teşekkürler sana serdar kabaoğlu. geocities, 8m, cjb gibi sitelerden ücretsiz olarak web sitesi kurmasını ve bunu diğer insanlarla nasıl paylaşabileceğimizi temel internet kodlamalarını öğrenmeye başladık. ilk internet kullanıcıları bir şekilde html programla dilinin içine girmiş ve öğrenmiştir. crack/patch nasıl bir uygulamaya uygulanır öğrendik. hatta desperate turkish cracking group [dtcg] adında cracking grubu vardı. adamlar yerli yazılımcılara kan ağlattılar. bir keygen yazarlardı uygulamayı yapan firmanın bütün uygulamalarına geçerli olurdu. bak o çevirmeli ağ döneminde ttnet bildiğin hack edildi. en üst düzey internet şifresi internet camiasını salladı. bir sürü adam tek şifre üstünden internete bağlanabiliyordu. bak ilk öğrenilen şeyler internetin kötü çocuğu olma yolunda başladığı için ttnet'in açıklarından bütün kullanıcılar faydalanmaya başlamıştı. ingilizce bilen kullanıcılar yazadılar çünkü sub7 artık antivirüsler tarafından yakalanıyor temizleniyor, schoolbus çok ayağa düşünce daha farklı truva atlarına insanlar yöneldi başka açıkları öğrenmek başka dial-up bağlantı şifreleri bulmaları gerekti. tonla hack tool kullanımı anlatıldı. türkiyenin en popüler siteleri superonline, e-kolay, ixir, netbul, arabul ve cehennem oldu. cehennem öyle bir atılım yaptı ki veritabanı nedir? forum nedir? hayatımıza soktu. bir de gövde gösterisi gibi bir alanı vardı ki kişiler elde ettikleri dial-up şifrelerini forumda diğer kullanıcılarla paylaşıyorlar ve bir çok web sitesini deface ederek diğer kullanıcılarla paylaşıyorlardı. bu forum aşamasına geçmeden önce en önemli iletişim araçları ise mIRC ile ICQ idi. ICQ o kadar popülerdi ki dünya'dan bir çok kişi ile özelliklere göre aratma yapıp kafana göre birilerini bulup konuşabiliyorsun hatta biz ingilizce geliştirme çalışmalarını ICQ üstünden brezilya'lı hatunlarla yapardık çünkü en çok onlar kullanıyordu. türkiye'de ve dünya'da 6 haneli ICQ numarası çok önemliydi. o kadar önemliydi ki 6 haneli ICQ numarası için millet birbirini kırardı, ICQ numarası ele geçirme yöntemleri havada uçuşuyordu. bak döneminin en önemli ICQ numarası sahibi goXXip.com un sahibiydi. ICQ numaraları 6 haneden 9 haneye kadar uzardı ne kadar düşükse kast sistemin o kadar yüksek olurdunuz. bu goxxip denilen adam bana 5 haneli ICQ numarası olduğunu gösterdi. 6 haneli numaraları ise XXXXXX biçiminde olurdu en karizma numarası 666666 idi. mr.chaos vardı bu adam bizim ülkemize nuke sistemini adapte etti. IP numarasını bildiğiniz bir adamı nuke programı ile hatta düşürebiliyordunuz. günümüzdeki dDoS sisteminin babası ülkemizde mr.chaos'dur.
forum sistemi gelişti kişiler birbirlerine düşüncelerini rahatlıkla anlatmaya başladı, beyin fırtınaları döndü ve hep bir gelişim olmaya devam etti. gerçi zamanla bizim kendimizi gelişen teknoloji karşısında geliştirememiş olmamızdan kaynaklı olarak böyle gerilerde kaldık. çünkü ingilizce bilmiyorduk ve yeni teknolojik programla dilerinde uzak kaldık. html'den asp'ye ya da php'ye geçmemek için kıçımızı yırttık. coderturk.com sitesi vardı. hiç unutmam 12 yaşında bir çocuk PHP öğretmek için kıçını yırtardı. PHP yaygın değildi ama bu adam öğretebilmek için o kadar yırtındı ki kimse sallamadı. hackerpowers gibi saçma sapan tonla hack sitesi ortalıkta doluşmaya başladı. lan oyunları hayatımıza girmeye başladı. internet kafelerde counter-strike beta bilmem kaç olurdu. yaşadığım şehirde ilk kez bir internet kafeye counter-strike kurulmasını ve oyunu kurup bize oynatan kişi arkadaşımın abisi idi harita ise de_prodigy idi. tabi ki güvenlik sistemleri gelişti ve türkler kodlamayı hala öğrenmek araştırmak istemediği için geride kaldılar. güvenlik arttıkça ciddi anlamda bu işleri yapabilenlerin sayısı azaldı ama ilgilisi ise bir o kadar arttı. bu konuya girersek kronolojiyi biraz karıştırmış oluruz burada adını yazmadığım kişiler ve gruplar ise ciddiye alınmadığı için yazılmamışlardır. bak 19000 küsür siteyi 10 dakika içinde deface ederek dünya rekorunu türkler kırmıştır ama guiness yetkilileri denetiminde yapılmadığı için ciddiye alınmamıştır daha önce ki rekor ise 6500 site ile brezilyalılardı.
neyse konu fazla dağılmasın, hayatımıza kameralar girmeye başladı bağlantılar hızlandı en popüler olan uygulama ise yahoo messenger ve msn messenger idi. yahoo mesennger'ın popüler olmasının sebebi open boobs, sexy dance, pussy gibi kelimelerdi. türkler internette diğer vatandaşlarla oldukça sıkı bir şekilde tanışmaya başladılar. msn messenger ise kendi aramızda iletişim için hayatımızn anlamı oldu bir nesil msn ile birlikte geceledi yazıştı. durum iletisi eklendi yakındık, dinlediğimiz şarkıların adlarını arkadaşlarımıza gösterdik. msn plus ile birlikte ard arda tonla titreşim gönderip karşıdaki kişiyi kilitledik ve hack yine hayatımızın bir kenarında kızdığımız kişilerin e-posta adreslerini ele geçirip msn'inin ele almak istiyorduk. fakemail sistemi ile tanıştık. kodlama konusunda yine bir şeyler öğrenmeye başladık ve bunu diğer insanlarla paylaşmaktan keyif aldık.

ps; bu yazının başlarında olması gereken bir anımı yazmak istiyorum yoksa içimde kalırdı. çok başında değil 2000'lerin başından bahsedeceğim. tek bir ağ sistemi kurup o ağdan bütün bilgisayarları internete bağlamasını öğrendik, swich nedir biliyorduk. ilk divx filmimi bir internet kafeden indirdim. hellraiser 1987 yapımı bir film orjinal sesi en kaliteli görüntüsü ve düşük boyutu ile benim aklımı başımdan almıştı. fimler 2 CD gerektirirken bir divx film tek CD'ye sığabiliyordu. mIRC yine popülerdi, en popüler kanal yine zurna idi ama artık okulların kendi kanalları vardı. IRC sistemi kurmak parayla satılmaya başladı çünkü herkes büyük bir kanalda operatör olmak istiyordu ama kanal sahibi operatörlüğü bırak voice (+) verse millet uçuyordu. türkiye'nin genç girişimcileri bizim milletimizin op/sop olmanın önemini fark edince herkese kendi IRC sunucusunu kurmaya başladı. IRCop'luk paraya bakıyordu. işte konu nasıl buraya geldi diyorsan bizim okulun IRC kanalı vardı bütün okul bu kanala toparlanırdı. herkes birbirini tanır ve kanalın sahibi ise hellraiser filmini indirdiğim internet kafenin sahibi aynı zamanda benim bir üst sınıfımdı. bu adamın IRC'deki kullanıcı adının şifresi ise "undying" idi. hoşlandığım kızda bu kanal takılıyordu ona kanal topiğinden yazardım bildiğin kanal bilgi mesajından kıza yürüyordum. topiği sürekli olarak değiştiriyorum diye kanal sağihi beni sop'lukan çıkarttı ama onun şifresini biliyorum diye kendimi sop listesine ekler kanal bilgisini değiştirir sonra kendi adımla topiği ayarlar ve tekrar adamın kullanıcı adıyla sop listesinden kendimi çıkartırdım ve bu adam nasıl yaptığımı anlamaz delirirdi. ayrıca belki bir gün buraya denk gelirde okursan ki şifreden dolayı kendini bilirsin, o sunucunun bütün yönetici şifreleri zaman bir şekilde elime ulaşmıştı. ayrıca şifreden bahsetmişken üstad clive barker ve ölümsüz oyunu undying'i oynamayan herkesi kınıyorum. ayrıca bu adamın bana bu şekilde kızmasının en önemli sebebi ise o da aynı şekilde benim kanaldan yürüdüğüm kıza yürüyordu beni rakip olarak gördüğü için bu şekilde engelledi. bu kızla bu derece samimi olmamın nedeni ise harry potter ve felsefe taşı kitabıydı. kıza yanaşabilmek için harry potter okudum ve ilk kitapları kendisinden aldım. bu konuyuda yazacağım.

neyse konu internet tarihinden benim kıza yürümeme kadar geldi fazla dağılmasın konuma devam edeyim. hala adsl kültürüne girmediğimin farkındasınız değil mi? dial-up bağlantı ile çevrimiçi oyun oynadan bahsedeceğim. bizim ülkemizde en yaygın olarak oynanan oyunlar ultima online, counter-strike ve age of empires 2'dir. bak bu dönemlerde ülkemizde şu an popüler olan ama o zaman sizin bilmediğiniz bizim ş harfini $ şeklinde yazdığımız ek$isözlük sitesi sourtimes.org alan adı altında açıldı. internet mahir i kiss you deyimiyle dünya'yı salladı. biz dal-up bağlantı ile bu bahsettiğim oyunları oynamak için götümüzü yırtarken bir sınıf arkadaşım ki çok zenginlerdi barracuda ile uydu internet sahibiydi. adam biz onun bilgisayarına bağlanabilelim diye bize IP adresini verirdi ki IP adresi sabitti, oyun kurardı biz o oyuna bağlanırdık ve kendisi iMesh programı ile tonla mp3 indirirdi. oyun tarihi hakkında bile yazı yazabileceğimi fark ettim. 99 yılından beri Level dergisini takip ederdim firesiz bir şekilde ve aynı şekilde PC Magazine ve Chip dergilerini takip eden donanım meraklısı bir sınıf arkadaşım vardı devrelere karşı merakı vardı ve anlayabileceğiniz olarak mesleğini buldu.
adsl hayatımıza girdi ve artık internet erişimi herkese açıldı. artık bilgisayarlar sadece oyun makinası değil aslında olması gerektiği şekilde bilgi paylaşımı için kullanılmaya başlandı türkiye'de daha önce böyle paylaşım yoktu. sözlük'ün açıklaması bile kutsal bilgi kaynağı iken adsl'den önce öyle bir kutsal bilgi içermiyordu kullanıcısı nadirdi. neyse forumlar artık bizim insanımızın önemli bir yerini almaya başladı bir dönem IRC sunucusu kurulumu ve satışı popüler iken artık ülkemizde forum kurulup açmak moda olmuştu. web alanları ve adresleri satılmaya başladı forumlar kurulmaya başlandı. windows makineden alan alanlar asp ve webbiz tabanlı forumlar kullanırken, linux makineden alan alanlar ise php ve phpbb tabanlı forumlara saldırdı. tabi ki tonla forum açılırken internetin en merak edilen alanı unutulmadı ve bir çok türkçe forumun ana teması hack idi. işin aslı bullettin boards'lar daha önce internete hakim iken biz kullanmasını bilmezdik.
2003'de adsl hayatımıza girdi ve bir kaç sene içerisinde tüm türkiye'de kullanılmaya başlandı. bu dönemden itibaren internet dünyası değişmeye başladı. 2005 yılında bir adam internetin nasıl bir şekle dönüşeceğini kanıtladı ve milliondollarhomepage.com sitesini kurdu. bir milyon piksel vardı bu sitede ve her bir pikseli 1 dolara sattı bu arkadaş ve internet reklamcılığının ve internetten milyoner olunabileceğini gösterdi. bizim ülkemizde internet bu dönemde sadece forumlarda saçmalamak iken dünya aştı, bloglar yazdı uçtu gitti. biz bu sistemlere 2007'de başladık. çevrimiçi oyun konusunda güzel atılımlar yaptık elde ettiğimiz büyük hızla beraber. bu dönemlerde internet şirketleri oluşmaya başladı. internet sektörünün nasıl büyüyebileceğini dünya gibi bizde öğrendik. çevrimiçi alışverişler, şirketler kurulmaya başlandı. 2010 yılında internet firmalarının çoğu bu durumu atlatamadı ve battı ama internet devam etti. güçlü olan firmalar ayakta kaldı. şimdi aklıma geldi sosyal medya tarihi başlıklı yazımda türkiye'nin ilk mecralarından birisi olan yonja.com'dan bahsetmemiştim. profil sayfamızı kendimiz düzenler fotoğraflar eklerdik. gold üyelik sistemi bu site ile hayatımıza girdi. bundan bahsetmeden geçemeyeceğim. ama gold üyelik sisteminin parasının internet sektöründe ciddi ciddi yiyen kişi ise kıçı kırık bir okey taşı oyununun programını yazarak insanlarla paylaşıp sohbet bölümünde renkli isim sahibi olabilmek için para ödeyebilecek gerizekalı bir kitleyi keşfeden kişidir. sitenin adını bu yazıda geçirmek istemiyorum.
zaten bu noktadan sonra ise bizim sosyal medya ile tanışmamış ve günümüze gelmemizdir. sosyal medya tarihi yazmını bu noktadan sonra okuyabilirsiniz. hani bir çok önemli sitenin adından bahsetmedim ana hatları ile birlikte türklerin internet tarihi hakkında güzel bir yazı yazdım.

sosyal medya tarihi


sen bilirkişi misin? sen uzman mısın? sen kimsin lan? denilebilir ama bu işin günümüze kadar nasıl geliştiğini anlatabilecek kapasitede olduğumu düşünüyorum çünkü anımsıyorum hem de fil gibiyim. bundan 10 sene önce falan o zaman bloglar yeni patlamış, belli konularda düşüncelerini insanlar başka insanlara anlatmaya çalışıyor, dertleri sıkıntıları var, birileri beni dinlesin istiyor. işte öyle bir zamandı. son kullanıcıların bu derece kolay kolay içerik paylaşabileceği ortam yeni yeni oluşuyordu. ondan önce de sözlük ve forum vardı son kullanıcı derdini ızdırabını forumda paylaşmıyor muydu diye sorabiliriz evet forumlar aktifti ama herkes forum kullanmasını beceremiyordu. neyse blog sistemi hayatımıza oturdu insanlar dertlerini anlatmaya başladı, diğer insanlar okudu konuya yorum yaptılar, paylaştılar tavsiyelerde bulundular. blog camiası denilen bir kavram oluştu, kast sistemi gibi yavaş yavaş içimize işledi. ortak gündem konusunda yazarlar içlerindekileri kustular. bir birlerine atıfta bulundular birbirlerinin yorumlarını merak ettiler. bir birlerine tuhaf sorular yöneltmeye başladılar. ben de blog yazıyordum, kendi çapımda araştırmalı geliştirmeli yazılar yazardım. güzelde laf sokardım, çoğu kişi severken çoğu kişi sığdırmak isterdi. işte öyle bir dönemde wordpress cms sisteminin nimetlerinden faydalanmaya başladım. bir çok wordpress kullanıcısı bloglarında wordpress'in nasıl kurulduğunu ne gibi eklentiler eklenebildiğini, nsıl özelleştirileceğini, tema düzenlemelerini anlattı. bu bloglar acayip tuttu devamını getirdi. işte o dönemlerde bir başka platform ortaya çıktı. inanır mısın o siteye sırf wordpress blogumda fotoğraf galerisi eklentisini kullanabilemek için üye oldum. hesabı açtım bir albüm oluşturdum. albüm yapmak istediğim fotoğrafları yükledim ve adresini alıp wordpress eklentime ekledim. facebook.com hayatıma bu şekilde girdi.
artık ekelntilerle birlikte milletin blog yazma sevdası gelişti, geliştikçe bir yetenek yarışına dönüştü. kodlamadan az buçuk anlayanlar bloglarını -ister ücretsiz platformda, isterlerse öze sunucuda- öttürüyorlardı. yazar olmak isteyenler kısa öykülerini, şair olanlar şiirlerini, fotoğraf meraklıları, çizim yapanlar bir yetenekler bir yetenekler havada uçuşuyordu. hiç unutmam bir sis bombası yapımı hakkında makale yazdım diye tonla ayar yemiştim. işte bu 10 yıldan önceki dönemde forum kullanabilenler arasında çok güzel türkçe içerikler olurdu. neyse bir yetenek bir yetenek derken kadın blogları artık makyaj, bakım, giyim/kuşam ve inanır mısın yemek tarifi bloglarında dönüşmeye başladılar. dediğim gibi erkek egemen bir topluluktu ve genelde wordpress üstüne blog yazıları vardı. zamanla ücretsiz platformlarda günlük konular hakkında yazılar yazan erkekler sadece spora özgü güzel bloglar çıkarttılar. sisteme o kadar kısa sürede adapte olundu ki artık kitap incelemeleri, film incelemeleri, teknolojik ürün incelemeleri, kozmetik ürün incelemeleri.... incelemeler, incelemer bitmek bilmedi. hatta benim en çok ayar olduğum konu kitap incelemeleriydi. bildiğin tuğla şeklindeki kitabı okumaya başlıyor 3 gün geçmeden bitirdim hakkında yazıyorum yazıları havada uçuyordu. insanlar yaptıkları şeyler hakkında takdir bekliyordu. aradıkları tekdiri bu ortamda rahatlıkla bulabiliyorlardı çünkü takdir aldığı insanların tamamı kendisi gibiydi. takdir edilmeyi bekleyenler, birbirlerini takdir ediyorları. teknoloji o kadar hızlı ilerlemeye başladı ki hızına yetişemez olduk. biz yıllar önce 14400 modemle bir mp3 indirebilmek için kırk takla atarken artık yayın yapılabilen, kütür kütür takılmadan video izlenebilen siteler meydana gelmeye başladı. kadınlar teknoloji ile daha fazla haşır neşir olmaya başladı ve blog dünyası artık altın gününe dönüşmüştü. erkek blog yazarlarının bir kısmı kökleri sağlam bloglar takıp ediliyor ama ortamın egemeni kadınlardı ve sürekli olarak birbirlerinin gazını alıyorlardı böyle bir desteği başka canlıda görmedim. teknoloji hızlanıp küçülmeye başladıkça minimal şeylere ilgimiz artmaya başladı. bir çok web sitesi temasında tasarımında minimal akım ortaya çıktı. uzun uzun yazılar okumak yerine 140 karakterde bütün anlatmak istediğimizi yazalım ve bu sistem o kadar hızlı işlesin ki dünya'nın öteki ucundaki arkadaşlar öğrensin istedik. özet geç piç neslinin oluşmasına neden oldu twitter.com. zamanla blog sistemi çöküşe geçti ve bir kaç dinozor hala blog yazıyor zaten çoğu işe güce karıştı. kadınların egemenliği günümüzde hala devam etmektedir. akıllı telefon uygulamaları, platformlar hayatımızın bir parçası oldu. ne yazacağım bir fotoğraf herşeye bedeldir, anı ölümsüzleştirir denlilerek instagram.com hayatımıza girdi. daha sonra bu tür okuma yazma gerektiren faaliyetler bize ters olduğu için vlog sistemi içimize işledi. ilk başlarda vlog yapmaya pek kişi yanaşmadı çünkü bizler utangaç insanlardık. anonim bir ismin ardında saklanmak bize daha uygundu, herşeyin başlangıcı sözlükte bile bu şekildeydi. bir de aynaya bakalım hepimiz fotojenik kişiler değiliz onun için vlog bize ters geldi. camfrog denilen sistem de bile anonimliği tercih ettik. zamanla vlog sistemi geliştikçe hız arttıkça yaptığımız şeyleri özel anları diğer insanlarla paylaşmak istedik. sonra oynadığımız oyunları anlatmak istedik. kanal sistemi gelişti ve yaptığımız videoları kanalımızda yayınladık. internetten para kazanmaya başladık. bak işin içine para girdiği zaman herşey boka sarmaya başladı. sadece videoya ödenen para değil bloglardaki adsense ödemeleri milletin aklını çelmeye başladı. zamanla bütün platformlarda özellikle kadın bloglarında kozmetik ürünleri, erkek bloglarında ise teknolojik ürünlerin tanıtımları, viral reklamları gözükmeye başladı.
lan dönüp bakıyorum, 10 senede neler ne kadar hızlı bir şekilde değişmiş.
 

hp stream 11 dizustune ubuntu 16.04 kurmak, ayarlamak ve kaldirmak



elimde baktikca sinirimi bozan hp stream 11 (d001nt) ddizustu bilgisayar vardi, sinirimi bozan diyorum cunku bu bilgisayarin alinis amaci tamamen gundelik internet kullanimi icindi. donanim olarak o kadar guclu bir makina degil celeron 2.16 ghz islemcili, 2 gb ram ve 32 gb ssd'li bir makina gundelik kullanim icin icin cok uygun ama tek bir sikintisi vardi windows 8.1 surumle beraber geliyor ve o 32 gb'in 8 gb'ini kurtarma bolumu olarak kullanmaniza izin vermiyor kalan 24 gb'lik alani ise kurulu windows 8.1'den dolayi yetmiyordu. bende windows 8.1'e hic alisamamis birisi olarak ne zaman bu makina ile is yapacak olsam bir gün bu makinayi yeniden kuracagim diye diye bu ana kadar geldim. eger siz mevcut windows'um elimde dursun diyorsaniz bir adet 8 gb'lik flash bellege kurtarma diskinizi olusturun.

makinanin dogasi geregi ustunde disk surucu olmadigindan usb bellek ile ubuntu kuracagiz. ubuntu'nun sitesinden 64bit 16.04 dagitimini ve usb bellege bu dagitimi kurabilmemiz icin rufus'u temin edin ve kurulum icin ben yorulmayayim ubuntu-tr'nin anlatimini okuyun. elimizde malzemelerimiz hazir ise hp stream 11 makinamizi yeniden acin acarken F10 tusuna abanin ki bios acilsin boot seceneklerinden legacy ve secure boot seceneklerini disable yapin. uefi boot order ve legacy boot order siralamalarinda usb diskette on key/usb hard disk seceneklerini birinici siraya getirin. ubuntu 16.04 yuklu bellegimiz hp stream 11'e takiliyken F10 yapin ve kaydedip cikin yeniden pc acilirken bu sefer F9 secenegi ile baslatin. karsiniza cikan menude usb'yi sectiginiz anda ubuntu 16.04 artik hp stream 11'de acilmis olacaktir.
eger bu konu hakkinda onceden arastirma yaptiysaniz herkesin en buyuk sikintisi ve endisesi lan bu makinada wifi/network adapter taninmazsa nasil yuklerim ortada kalirim diye dusunmeyin. ubuntu 16.04 surumunu hp stream 11'de yuklemeden denerseniz wi fi'nin calismadigini goreceksiniz ama kurulum yaparsaniz calismaya basladigini goreceksiniz. ubuntu kurulumunu adim adim anlatmak yerine tkilacaginizi dusundugum noktalari anlatacagim. dil seceneginden turkce'yi ya da siz hangi dilde kullanmak istiyorsaniz o dili secin ve ubuntu'yu kur secenegini secin. hp stream 11'in disk boyutundan dolayi sizi hemen dorduncu -ucte olabilir tam hatirlamiyorum- asamaya atacak ve burada diski sil ve ubuntuyu yukle secenegini goreceksiniz. siz burada en altta bulunan baska bir sey secenegini sececeksiniz ve karsiniza cikan yerde hp stream 11'in diskinin nasil bolumlendigini gorup daha cok kizacaksiniz. burada butun bolumleri tek tek secip hemen altta bulunan -'ye tiklayacaksiniz hepsinin bos alan haline getirdiginizde simdi sifirdan diskinizi olusturmaya baslayabilirsiniz. altta +'ya tiklayip geride 256 mb alan kalacak kadar birakip geri kalaninin tamamini secip ext4 yapacak baglanti yeri olarak /'yi sececeksiniz. kalan 256 mb'i ise takas olarak belirleyebilirsiniz. fakat burada farkli bir durum daha var dilerseniz takas alani vermek zorunda degilsiniz daha onceki deneyimlerimde kucuk kapasiteli disklerde hic takas alani kullanmadim. kendime ait hp stream 11'de de takas alani kullanmadim cunku gundelik kullanim icin olacagindan cok sikisip ram'in yetmeyecegi bir durum bu makinede olmayacakti. siz de takas alani ayirmaya bilirsiniz. daha sonra ext4'u secip devam edebilirsiniz. bu asamada butun diskiniz tamamen silinip ubuntu 16.04 kurulumu yapiliyor. daha sonra ki asamada ise yasadiginiz yeri soruyor ve bir sonraki asamada ise klavye duzenini secmeniz gerekiyor. bu asamalari atlattiktan sonra ise kullanici adi ve sifresini olusturuyorsunuz. hersey tamam oldugunda ise kurulum tamamlandi yazisini goruyorsunuz ve hp stream 11'i yeniden baslatmaniz gerekiyor. yeniden baslatmadan once usb belleginizi cikartin ki bir daha makna bellekten baslamasin.



zurnanin zirt dedigi yere geldik ki hp stream 11'in yeniden acilmis ve trackpad / touchpad olmasi gerektigi gibi duzgun calismiyor. sadece sol tus aktif, sag tus iptal, surukleme seceneginin yerinde yeller esiyor. bu asamada kullanici kufurler ederken ilk kez kurulum yapacak kisilerin ise eli ayagina dolasir ne yapacagini bilemez.

ctrl + alt + t (terminal/ucbirim acip)
sudo gedit /usr/share/X11/xorg.conf.d/70-synaptics.conf

# This option is only interpreted by clickpads.
Section "InputClass"
Identifier "Default clickpad buttons"
MatchDriver "synaptics"


yazan yeri buluyorsunuz ve buranin hemen altina ve ayni hizada olacak sekilde

Option "ClickPad" "true"
Option "EmulateMidButtonTime" "0"


satirlayini yapistirip kaydediyorsunuz ve artik trackpad / touchpad sorunsuz bir sekilde calismaya baslamistir.

artik hp stream 11'de ubuntu 16.04 ile beraber butun diskinizin keyfini surerek rahat rahat takilabilirsiniz ki bundan once bir kac kucuk eklemeyi size tavsiye edeyim ki daha raha tbir ubuntu keyfi yasayin. terminal/ucbirim'de sudo apt update ve sudo apt upgrade yaparak en guncel hale gelin. sistem ayarlari/yazilim ve guncellestirmelerde diger yazilimlar sekmesinde canonical ortaklarini isaretleyin ki ucuncu parti yazilimlari kullanabilesiniz. olurda bu makinada muzik/video gibi hobilerim olacak codec ses ugrasmak istemiyorum diyorsaniz. sudo apt-get install ubuntu-restricted-extras yapmaniz gerekir. ubuntu'da java yuklu gelmediginden dolayi sudo apt install icedtea-8-plugin openjdk-8-jre seklinde javayi kurarsiniz. synaptic paket yoneticisi terminalle bogusmak istemeyenlerin yardimcisidir. kendiniz icin lazim olan seyleri burada bulabilir ve sisteminize ekleyebilirsiniz. baslatici -soldaki program cubugu- sizi rahatsiz ediyorsa ubuntu 16.04'de ekranin alt tarafina alinabilme secenegi var ama tavsiye etmiyorum. illa ben bu cubugu altta gormek istiyorum ve kendime gore ozellestirmem lazim diyorsaniz synaptic paket yoneticisi yardimiyla unity tweak tool kurun baslatici seceneginde position 'i bottom yapin ve bu programi turkcelestiren arkadasa siz de doya doya sovebilirsiniz yarisini turkce yapmis yarisini ingilizce birakmis... baslaticidaki programlari ise kaldirmak isterseniz ki kurulumdan sonra oraya yerlesmis olan amazon zimbirtisi beni cok rahatsiz eder simgenin ustune gelin ve sag tiklayin baslaticidan ayir secenegini goreceksiniz. oraya bir program eklemek isterseniz ise en ustte mor simgeli -secki- yerden uygulamanin adini yazin ve calistirin sol tarafa geldiginde ise simgesine sag tiklayin baslaticiya ekle secenegi ile kafaniza gore duzenleyin. aman su ofis yazilimi bu ofis yazilimi diye debelenmeyin ubuntu 16.04'de en stabil ofis uygulamasi libreoffice var kafaniz rahat olur.

hani olurda bu ufak diskli hp stream 11'de ben ubuntu ile yapamam tekrar windows'a donmem gerekir dersen, bu yaziyi buraya kadar bosuna okumussun demektir. ama ben yine de bir insanlik yapip sana onu da anlatacagim. hani ubuntu 16.04'u bir usb bellege kurmustun ya iste onu yeniden tak ve usb den hp stream 11'i aciyorsun ve ilk kurulum asamasinda ubuntu'yu dene secenegini seciyorsun ubuntu usb'den calismaya basliyor ve soldaki en ustte ki program arama bolumune gparted yaziyorsun karsina cikan programda butun diskleri kurulumdaki gibi siliyorsun ve hepsini ntfs olarak bicimlendiriyorsun. islem tamamlandiginda cihazi kapatiyorsun ve ubuntu 16.04 bellegini cikartip bu sefer yazinin basinda yedekledigin windows 8.1 kurtarma usb bellegini ya da baska ortamlardan* elde ettigin windows 10 pro surumunun usb bellege yazdirilmis halini kullaniyorsun. windows'da rufus yardimiyla ayni sekilde usb bellege kopyalanabiliyor. en bastaki gibi usb benllekten hp stream 11'i aciyor ve hangi isletim sistemini istiyorsan onu sisteme kuruyorsun.

ps; bu yazi o hp stream 11'de ubuntu 16.04 kostururken yazildi.

kıtaların hareketi

 
1596 yılında abraham ortelius adında bir adam ve asırlar sonra devamında alfred wegener afrika'ya ve 7000 km ilerisindeki güney amerika sahiline bakınca birbirini tamamladıklarını gördü. kıtalar önceden birleşik miydi? sorusuna cevap bulmak istiyordu fakat bu sıradışı fikrini desteklemek için wegener'in oldukça sağlam kanıtlara ihtiyacı vardı. güney afrika'da masa dağı'na -table mountain- baktıktan sonra 7000 km ilerideki günef amerika'da aynı yapıyı ve aynı kayaçları gözlemledi. tabi ki bu afrika ve güney amerika'nın birbiriyle birleşik olduğunun tek kanıtı değildi. glossopteris isimli bir bitkinin fosilerinin bulunmasıdır. bu bitki türüne ait fosiller sadece güney amerika ve afrikada bulunmuyordu dünya'nın bir çok bölgesinde bulunmasından dolayı günümüzdeki kıtaların devasa bir süper kıtanın -pangea- parçaları olduğunu düşünüyordu. milyonlarca yıl boyunca pangea'nın parçalara ayrıldığını ve birbirinden uzaklaştığını okyanusların açıldığını günümüzdeki haline kadar geldiğini savunuyordu. bu teorisne kıtasal sürüklenme -continental drift- adını verdi ve 1912'de yayımladı daha sonra daha fazla bilgi toparlayıp yeniden yayımlamaya devam etti.
fikri ilk başlarda kimse tarafından inandırıcı bulunmadı ve çoğu kişi tarafından kabul görmedi. çünkü yayımlarında devasa kıtaların oksanus zemininde nasıl hareket ettiğini açıklayamıyordu ve akla yatkın bir mekanizma olmadığı için çoğu kişi tarafından bu fikri kabul görmedi. insanlar canlıların bitkilerin bir şekilde gerekli koşullar sağlandığında bir kıtadan diğerine geçebildiğine herkes inanıyordu fakat kıtaların sürüklendiği fikrine kimse sıcak bakmıyordu. onun yerine dünya'nın belli evrelerde kabarıp yükseldiğine ya da alçaldığına dair bir kanıya sahiplerdi. bu şekilde canlılar birbirinden uzaktaki iki kıtada benzerlik gösterebilirdi. insanlar okyanus tabanının kıtalar ile aynı olduğunu kabul ediyorlardı ancak kimse okyanus tabanının nelerden oluştuğunu kesin olarak bilmiyordu. soğuk savaş sayesinde nükleer denizaltıların deniz dibinde güvenle hareket edebilmeleri için deniz tabanının derinliğini kesin olarak bilmeleri gerekiyordu ve askeriyeden yüksek meblağlı fonlar alan bilim adamları okyanus tabanını detaylı bir şekilde haritalandırmaya başladılar. gemiler bir hat üzerinde hareket edip deniz tabanın ses gönderirler ve bu sesin geri yansımasıyla gidiş-dönüş süreleri yardımıyla deniz tabanını haritalandırdılar. bu sistemle atlantik okyanusu'nun merkezi boyunca muazzam bir dağ sırasının varlığını ortaya çıkardılar. daha fazla veri topladıkça bu dağ sırasının dünya'nın büyük okyanusları boyunca izlediler. 60000 km boyunca bütün yerküreyi sarıyordu. bu dağ sırasının içinde bir yarık olduğunu keşfettiler ve bu yarık sayesinde wegener'in teorisine sağlam bir dayanak bulunmuştu. bu çatlak haritalanıp incelendiğinde kuzey amerika - avrupa arasında aynı dalgalı biçimde ve güney amerika - afrika simetriyi bozmadan devam ediyordu. hint okyanusu'nun içine ve pasifik okyanusu'nun dışına doğru devam ediyordu.
yine soğuk savaş sayesinde denizaltıları tespit edebilmek için sismik profilleme yöntemi kullanıldı. bu yöntemle gemiden denize bir bomba atılıyordu patlayan bombanın yarattığı etki deniz tabanına ve daha derinine etki ediyordu. yansıyan sesi inceleyerek deniz tabanının kalınlığını ölçebiliyorlardı. bu şekilde bilim adamları iki önemli şeyi keşfettiler birincisi okyanus kabuğunun kıta kabuğundan daha ince olduğuydu 30 km yerine 6 km kalınlığındaydı; ikinci olarak okyanusal kabuğun dünya'nın heryerinde aynı yapıda ve aynı kalınlıkta olduğuydu. bu okyanusal kabuğun dünya'nın her yerinde aynı süreç sonucunda oluştuğunu gösteriyordu. daha sonra gemilerin ardından okyanus tabanına bir süpürücü sarkıttılar ve gemi giderken okyanus tabanında örnekler toplayabiliyordu bu örneklerin çoğunluğunun volkanik olduğunu gördüler. bu volkanik örneklerin oldukça yeni olduğunu cam gibi parlamalarından ve pürüzsüz yüzeylerinden anlayabiliyorlardı. bu volkanikler yeni oluştukları için oldukça manyetiktirler ve bir pusula ile kontrol etmek istediğinizde yaklaşık 10 derecelik bir sapma gözlemyebilirsiniz. manyetik kayaçlar dünya'nın manyetik alanında yerel varyasyonlara neden olurlar ve bu da bilim adamlarına okyanus tabanını araştırmak için yeni bir yöntem sağlıyordu. manyetometre araştırmaları 1950'lerde yaygınlaşmaya başladı ve bu şekilde oluşturulan haritalarda pozitif ve negatif anomaliler paralel çizgilerden oluşuyordu. 1960'ların başlarında okyanus tabanı hakkında çok şey biliniyordu. tamamı aynı kalınlıkta ve kıtalardan daha genç yaştalardı. neredeyse tamamı volkanik kayalardan oluşmuş ayrıca merkezinde bir dağ sırası ve çatlak bulunuyordu. harry hess bütün bu verileri harmanlayan ilk kişiydi. hess orta okyanus dağ sırasının dünya'nın ayrıldığı yerde muazzam bir çatlak olduğuna inanıyordu. erimiş kayanın sürekli olarak çatlakta patlayarak sürekli olarak yeni okyanus tabanı oluşturduğunu öne sürmüştü. temel olarak yeni okyanus kabuğunun orta okyanus dağ sırasında oluşup sonra ilerlediği devasa taşıyıcı banttan bahsediyordu. bu teori wegener'in kıtasal sürüklenme teorisini, genç volkanik kayaçları ve okyanus tabanını genç yaşını ve her yerde aynı kalınlıkta olmasını, orta dağ sırasını ve çatlağı açıklıyordu. kıtalar okyanus kayaları üzerinde yüzmemişti, onunla beraber hareket etmişti. jeomanyetizma burada devreye girerek hess'in teorisine katkı sağlıyordu. bu süreç esnasında pozitif-negatif manyetizma anomalilerini kanıtlıyordu. volkanik kayalar patlayıp soğurken dünya'nın o andaki manyetik alanının yönünü kaydederler. eğer manyetik bir değişimker olursa bu değişimler kayalarda saklı kalacaktır. manyetik alan her değiştiğinde yeni oluşan kabuğun manyetikleşmesi değişiyordu.
milyarlarca yıldı orta orta okyanus dağ sıralarında sürekli olarak yeni deniz tabanı oluşuyor ve dünya bu zaman zarfında sürekli olarak büyümüyorsa yerkürede kabuğun oluştuğu hızda yutulduğu bir yer olmalı.
3.5 milyar yıl önce gezegenimiz tek bir engin okyanusla kaplıydı. bu devasa okyanusun içinde büyük kara parçaları yoktu kraton adı verilen küçük kara parçaları ve yüzlerce volkanik adadan oluşuyordu. okyanus ortası dağ sırası ve çatlaklarında sürekli olarak bir volkanik hareketlenme var bu şekilde kıtalar birbirinden uzaklaşıyorlar. peki kıtalar birbirinden uzaklaşırken dünya'nın harcmi artmadığına göre bu fazlalık nereye kayboluyordu? yerküre'nin tarihi; kıtalar-kratonlar arasındaki ilişki ve canlılara etkisi yazısında ateş çemberi -ring of fire- olarak bilinen yerde okyanusal kabuk yoğunluğu ve ağırlığı nedeniyle kıtasal kabuğun altına batmaktadır. 3.5 milyar yıl önce sabit duran kratonlar bu şekilde birbirine yaklaşmış ve dünya üzerinde devasa bir hareketlenme başlamıştır -ayrılma ve dalma batma bölgeleri görsel anlatımı-. pasifik okyanusu kenarında bulunan volkanların tamamı birbiriyle aynıdır. yüzlercesi sürekli olarak amerika'nın batı sahilini patagonya'dan, orta amerika'ya oradan alaska'ya kadar sıradışı bir kavisle kaplamaktadır. bu dağlar bering boğazı'ndan japonya'ya oradan endonezya'ya ve pasifik çanağının geri kalanı boyunca devam ederler; bu tam olarak ateş çemberidir. bu volkanların sonuçta pasifik okyanusu çevresinde bir andezitik kayaç halkası oluşturduğu bilim adamları tarafından farkedildi ve sonra bu kayaçlarla bütün kıtaları oluşturan kayaçlar arasında bir ilişki olduğu keşfedildi. dünya'nın bir çok yerinden örnekler alıp incelendiğinde ortaya şaşırtıcı bir sonuç çıktı. kayaçlar farklı görünüşlerine rağmen tamamı aynı basit içerikten oluşuyordu. dahası bu içerik kıtadan kıtaya değişiklik göstermiyordu; kuvars, feldspat ve hornblend. soluk ve şeffaf kuvarz, oldukça beyazımsı feldispat ve koyu yeşil hornblend, hangi volkanik kayacı incelerseniz inceleyin içeriğinde bu üç temel minerali göreceksinizdir.
1964 yılında kaydedilen en büyük depremlerden birisi alaska'yı vurdu. bu deprem sonucunda yapılan incelemelerde kıyı şeridindeki büyük bir bölge deprem sonrasında 12 metre kadar yükselmişti ve karaların içerilerinde kalan geniş bir bölge ise yaklaşık 2 metre çökmüştü. alaska'da yapılan incelemede görünür bir fay hattı bulunamamıştı. yıllarca kıtasal kabuk altına giren okyanusal kabuk bölgeyi sıkıştırıyor ve bu şekilde alaska'nın iç kesimleri yükseliyordu ve bir anda kilit noktasından atıp deprem gerçekleştiğinde biriken stres boşalıp kıyı şeridini 12 metre yükseltirken iç kesimlerde eskiden sıkışmanın oluşturdu yükseklik 2 metre kadar aşağı inmişti. bu hareketliki ilk o zaman fark edilmişti ama daha sonra bölge incelendiğinde eski depremlerin yüzeyde bıraktığı izleri gözlemlediler. bu aşamalar dizisi her bir kaç yüzyılda bir fayın ani bir hareketiyle kara sürekli olarak denizden yükseldikçe olmuştu. 1964 depremini inceleyen kişiler alaska sahili açıklarındaki okyanus hendeğinin depremle alakalı olduğu keşfedildi bu hende tüm pasifik okyanusu kenarını çevreliyordu ve pasifik okyanusu'nun tüm tabanının çevredeki kıtaların altına kayarak yeniden dünya'nın içine daldığının gösteriyordu. bu dalma-batma bölgelerinde ıslak okyanus tababı kıtasal babuğun altına battıkça ısınıyor ve ergiyordu daha sonra yüzeye çıkacak çatlaklar oluştuyuor ve yüzeyde volkanların olulmasına neden oluyordu. pasifik kıyısındaki volkanların çıkardığı buharlar üzerinde yapılan analizlerde alınan buhar örneklerinde biyolojik azot olduğu gözlemlenmiştir.