ortodoks hristiyanların müslüman türk hayranlığı


ortodoks hristiyanlar ile latin hristiyanlar arasında eskiden beri gelen sürtüşmeler vardı. doğu roma imparatorluğu zamanla güç kaybetmeye başladığı dönemlerde latin hristiyanların eline düşmekten endişe ediyordu. ortodoks hristiyanlar açısından bakıldığı zaman müslüman türkler kesinlikle latin hristiyanlara göre daha iyilerdi. çünkü latin hristiyanlar, ortodoks hristiyanları ortodoksluğun değişmez gerçeklerini bir yana bırakarak hristiyan öğretisinin latin biçimini zorla kabul ettireceklerdi. latin hristiyanların bu politikasına istinaden müslüman türkler ise hangi mezhepten, hangi dinden olursa olsun dinsel törenlere engel olmuyor kişilerin dinsel inançlarına karışmıyorlardı. müslümanlığı, hristiyanlığın bir sapması olarak görüyorlar aynı tek yaratıcıya inanıyorlardı. osmanlı türkleri balkanlara girdiği dönemde vergi toplama konusunda hristiyan vergi toplayıcılarına nazaran daha az baskı yapmışlardı. balkanlara hakim olan türkler, bölgede yaşayan hristiyanlara bir hristiyan egemenin yönetimi altında sahip olabileceklerinden daha geniş çaplı yerel bir özerklik sağlamışlardı. hani döneminde ortodokslar bir referanduma gitseydi, bu tür davranış biçimlerinden dolayı ortodoks hristiyanlar konstantinpolis'in denetiminin bir latin hristiyanın elinde olmasından ziyade müslüman türklerin denetiminde olmasını tercih edebilirlerdi ki 1453 yılında böyle bir düşünce çatışmasına gerek kalmadan müslüman türkler konstantinpolis'in denetimini ele geçirdiler. 

aslında çirkinim


dismorfofobiden bahsetmeyeceğim çünkü bu bir tür hastalık, benim bahsetmek istediğim konunun başka bir açısı, gerçekten kendimizi olduğumuzdan daha çirkin görürüz çünkü kendimize alışkanlığımız var. bir çok farklı mecralarda bir şekilde bu konuya denk gelmişsinizdir. kimileri insanlar kendilerini olduğundan daha güzel görürler diye söylerler hatta buna olunduğundan 6 ya da 10 daha fazla güzel görürler diyerek değer verirler. ama insanlar aynaya baktıkları zaman kendilerini olduğundan daha güzel görmezler, göremezler. insanlar aynaya her baktıklarında yüzlerindeki detaylara hemen odaklanırlar. her birey kendi yüzünün ya ya da vücudunun en önemli ve en dikkat çekici -negatif yönde- yerini bilir ve ilk oraya odaklanır. en basit bir şekilde çok detaylara girmeden yüzümüzü ele alalım. basit bir şekilde yüzümüzü bölgelere ayırdığımız zaman alın ve üst bölgeleri, göz bölgesi, kulaklar, burun bölgesi, ağız bölgesi ve yüzün alt bölgesi olarak küçük bir kaç parçaya ayırdığımızda aynaya ilk bakıldığından en dikkat çekici bölge olarak göz, burun ve ağız bölgesi en önemliler arasında yer alır. her insan karşısındaki kişiye baktığı zaman ilk olarak bu bölgelere bakar. göz renkleri üzerine yüzlerce şiir yazılmıştır, ışıltılarını anlatan hikayeler vardır. burun konusuna gelince ortalama ebatlardaki burunlar daha çok hoşa gider. ağız ise kendi başına bir devlet gibi olabilir dişler çok önemlidir. daha sonra kulaklar ve yüzün üst ve alt bölgeleri gelir. her gün kendi yüzümüze baktığımız zaman göslerden başlar ve diğer bölgelerimizi gözden geçiririz her bölgedeki en küçük hata, kusur hafızamızın en derin yerlerine kazınmıştır bazen tıbbi müdahaleler ile birlikte bu rahatsızlık duyduğumuz kusurlarımızı düzeltiriz. ilk görüşme esnasında ilk izlenim önemlidir denilmesinin sebebi tamamen budur ama bir insan ne derece detaylı bakarsa baksın sizin kendi yüzünüzde bildiğiniz kusurları uzun bir zaman boyunca algılayamaz. sakalınızın ters çıkmasını siz bilirsiniz ve ona göre traş olursunuz. diş rengi konusunda orjinali reklamlardaki gibi beyaz değildir ama bokunu çıkartacak derece sarımtırak değildir. diş renklerinizden rahatsızlık duyuyorsanız konuşurken veya gülümserken kontrollü davranırsınız karşı taraf fazla görmesin diye, yüzünüzde saklamak istediğiniz küçük detayları konuşma esnasında mimiklerinizle ya da sol/sağ profilden duruşunuzla bir şekilde gizler ve kamufle edersiniz. bazen işler yolunda gider ve karşı tarafı etkilediğiniz zaman ister erkek/isterse kadın olsun ayna karşısına geçip "bu adamı/kadını ben mi tavladım?" diye kendine soru sorar. yüzümüzdeki bölümleri puanlarsak ve tam puan 100 ise her kusurumuz için kendimizden puan keseceğizmizden kaynalı bütün kusurlarımız tek seferde hanemizden silinecektir ve kendinizi her değerlendirdiğinizde bütün kusurları ezbere bildiğiniz için en düşük puanlamayı kendiniz vereceksinizidir.
kendinizi bu konuda yormayın her körün bir topal alıcısı mevcuttur ve kendinize boşuna eziyet etmeyin, karşınızdaki de bir insan, onun da kendine göre kusurları var. sizin 90 verdiğiniz kişi kendisine büyük ihtimalle 70 vermiş olacaktır. 

bloodborne; öldün


oyun oynamak eğlenmek içindir ama bu oyun eğlenmekten ziyade oyunu kavrayabilene kadar eziyet etmek, sinir krizleri geçirtmek için yapılmış. aslında görünüş biçimiyle aksiyon oyunlarını anımsatsada diablo 1-2 -3'ü oynamadığım için bir şey diyemeyeceğim- oynayanların çok iyi bildiği bir yapıyla ilerliyor bu oyun, gerçi eski souls serisi oynayan kişiler bu durumu souls tarzı olarak görebilirler. neyse bu oyun hakkında bir sürü şey yazıldı çizildi edildi videoları yapıldı.benim zevk alarak oynadığım en iyi oyunlardan birisidir bloodborne; oyunun yaşattığı atmosfer özellikle yharnam'ın dizaynında kullanılan paletlere hayran kaldım dönemin mimarisi çok güzel bir şekilde yansıtılmış. yharnam ve çevresinde gezinirken yaratıklardan kurtulduktan sonra özellikle bir tur daha atıp haritadaki binalardaki detaylara bakınıyordum. hikaye olarak ise h.p.lovecraft'ın cthulhu mitosuna göndermeleri, eski kandan bahsetmesi ve büyük olanlar beni benden aldı. daha önce hiç bir cthulhu temalı oyundan bu derece zevk aldığımı söyleyemem, şunu da belirtmeliyim ki oyunun bütün hikayesi cthulhu mitosu üstüne değil. oyunun kendi orjinal hikayesine cthulhu mitosundan etkiler olmalari gerektiği yerlere öyle güzel bir şekilde yerleştirilmiş ki hayraklıkla izliyorsunuz. the old hunter ek görev paketininin özellikle balıkçı kasabası bölümü innsmouth'da geziniyormuşum gibi düşündürmüştü. üstünden bu kadar uzun zaman geçmiş bir oyun hakkında oturup neden yazı yazmaya karar verdiğime gelirsek, geçenlerde açıp yine bir iki saat oynayıp yharnam sokaklarında gezindim. yaratık avladım ama bölüm sonu canavarı kesemedim çünkü kalmadı ama ng+'lara devam edeceğim gibi... bu oyununda karakterinizi gelirştirmek için kan yankısına ihtiyacınız oluyor ve kan yankısının en güzel toparlandığı mekanlardan birisinin gizli yerlerinde şu yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz yaratıktan bulunuyor. bu zamana dek oynadığım bir çok oyunda beni kendisinden tırstıran başka bir yaratık görmedim. winter latern/brain trust olarak isimlendirilen bu karakter çılgınlık etkisi altına alması ve bir anda yakalamasıyla karşınıza düzenli bir şekilde öldün yazısının gelmesine neden olmaktadır. karakterin tasarımı ise başlı başına ayrı bir konudur, zaten bloodborne'daki bütün yaratıklar, bölüm sonu canavarları ve büyük olanları ele aldığınız zaman tasarımlarını incelerseniz hangi hasta ruhlu kişiliğin eseri olduğunu düşünebilirsiniz.
olur da bir gün bloodborne oynamaya karar verirseniz "kesinlikle düşmana ne kadar güçlü olursanız olun bodoslama saldırmayın" en kıytırık yaratıklar bile hiç beklemediğiniz bir şekilde sizi öldürebilir ve üstünüzde bolca kan yankısı varsa üzülmenize neden olabilirler.

aşırı uç noktalar her zaman aynıdır


bugün bir film izledim brimstone; dinini aşırı uçta yaşayan bir amcanın ve çevresindeki kişilere estirdiği terörü konu alıyordu. afişine bakıp john snow'u gördüğünüze aldanmayın. hikayenin zaman çizgisi farklı bir şekilde ilerliyor ve dörde ayrılmış durumda. kit harington ise sadece bir bölümünde yer alıyor. hani buraya sırf game of thrones'dan izleyici çekebilmek amacı ile yerleştirdik diye bas bas bağırıyor. dinini uç noktada yaşayan bir amca ailesine terör estirmekten acayip haz duyuyor ve attığı her adımın sonunda kutsal kitaptan alıntı yaparak davranışlarını meşrulaştırmaya çalışıyor. şimdi bu filmi izleyen kişinin öncelikli olarak bu durumu kavrayabilmesi çok önemli yoksa güzel ülkemde oldukça yanlış anlaşılabilir. bu sapkın adam bütün sapıkça davranışlarını normal bir davranış biçimi hatta olması gerektiği gibi gösterebilmek için dini kullanıyor. din sömürüsü sadece bizim ülkemizde değil her yerdedir. aynı şekilde kutsal kitaptan yaptığı alıntılarda kadının nasıl ikinci planda kaldığını görebiliyoruz. kadını bir nesne olarak görüp bedenini erkeğinin hizmetine sunmasından bahsediyor. aslında bir çok ilahi dinde kadınların bir şekilde nesnelleştirildiği görülmektedir. ana karakterimiz joanna'nın bu duruma nasıl katlandığını görünce şaşıracaksınız. gerçek bir hayattan kesinti olmasa bile döneminde kadınlara nasıl davranıldığını çok güzel bir şekilde anlatıyor.

pusulasız yön bulmak


eğitim hayatımız boyunca coğrafya derslerinde kutup yıldızının en parlak yıldız olduğu sürekli olarak kuzeyi gösterdiğini öğrendik. kutup yıldızının yerini bulmak için ise önce büyük ayı sonra karşısında küçük ayı'nı bulmamız gerektiği söylendi. ama açık havada gökyüzüne baktığınız zaman en kolay şekilde küçük ayı'nı görürsünüz. tarifler cezve şeklinde olsa da orjinal adı ursa minor -küçük ayı- ve ursa major -büyük ayı- dür. yani anlayacağınız bildiğimiz ayıdır. küçük ayı gökyüzünde birbirine oldukca yakın duran takım yıldızıdır. yukarıdaki görseldeki gibi birbirinden ayrık değildir. en soldaki uç yıldız resimdeki polaris diye gösterilen kutup yıldızıdır. yeryüzündeki izdüşümü daima kuzeyi gösterir ve geceleri yönünüzü tayin etmede bu yıldızı kullanabilirsiniz. kuzey yarımküre/güney yarımküre karmaşası yaşanmaması adına ursa minor pozisyonunu gösteren şu fotoğrafa bakacak olursanız, küçük ayı'nın son yıldızı neredeyse kuzey kutup noktası ile çakışmış durumdadır. bundan dolayı polaris geceleri daima kuzeyi gösterir.


gündüz vakti ise yön tayin etmek daha kolay ama 15 dakika zaman gerektirir. bunun için düz bir çubuk bulup yere çakmanız gerekiyor ve gölgesinin ucuna bir adet taş koyun, yukarıdaki görselde gösterilen 1 numaralı nokta oluyor kendisi ve 15 dakika süre tutun. 15 dakika sonra çubuğun gölgesinin yeni ucu ise yukarıdaki görselde 2 numaralı nokta oluyor. birinci noktamız batıyı, ikinci noktamız ise doğuyu gösterir. eğer sol ayağınızı batıya, sağ ayağınızı doğuya gelecek şekilde durursanız yüzünüz kuzeyi gösterir.
ay yada güneş yardımıyla yön tayini yapabildiğimize göre ormanlık alanlarda nasıl yön tayini yapacağız gökyüzünü göremiyoruz yada hava çok kapalı yıldızlar gözükmüyor diyorsanız yeryüzeyini incelemeniz gerekmektedir. ormanlarda ağaç gövdeleri yada yer yüzeyindeki kayalara bakarsanız bunların her zaman tek tarafı yosun tutmuş olur. bu yosun tutan bölgenin baktığı yön kuzeydir.

yapay zeka devrimine karşı hayatta kalma rehberi


son günlerde yapay zeka hakkında bir çok yerde haberler okumuşsunuzdur. facebook'un yapay zekaya sahip iki makinesinin birbirleri ile iletişime geçmesi sonucunda fişlerinin çekildiğine dair habere denk gelmişsinizdir. bu apokaliptik durumda nasıl hayatta kalınabileceği konusunda basit bir rehber hazırlamak istedim. özellikle geçen gün yazdığım zombi saldırılarına karşı hayatta kalma rehberi yazısından sonra bu tür şeyler yazabilirim diye düşünüyorum.
bu konuda yapabileceğiniz en önemli şey daha önceden edinilmiş olan bazı becerilerdir. mesela kesinlikle dışarıda hayatta kalabilmek için neler yapılması gerektiğini bilmeniz gerekir. özellikle ateş yakmak, barınak yapmak, su temini sağlayabilmek, tarımcılık ve bir şeyleri üretebilmek hakkında temel bilgilere sahip olmanız gerekir. herhangi bir yapay zekanın dünya'yı ele geçirmesi durumunda zombi saldırılarına karşı hayatta kalma rehberinde olduğu gibi ilk olarak şehir dışına kırsala kaçmanız gerekmektedir. çünkü bütün teknolojik aletlerin kullanımı -akıllı telefonlar, güvenlik kameraları, teknolojik silahlar- yapay zekanın eline geçecektir. kırsala kaçtığınız zaman yanınızda en az 2 günlük erzak stoğunuz olmalı ki daha sonraki günlerde bu stoğunuzu avlanarak arttırabilirsiniz. tek başınıza hayatta kalmak daha kolay gibi gözüksede yapay zeka elegeçirdiği bütün sistemlerin işlemcileri ile daha hızlı bir şekilde analiz yapacağından sizden daha iyi düşünebilme durumu vardır. böyle bir düşmanla teke tek mücadele etmek yerine birlik olmayı tercih etmeniz gerekmektedir. güvenebileceğiniz kişiler ile bir grup oluşturmak sizi daha avantajlı konuma geçirir ve arkanızı gözlemekten bir nebze olsun kurtulmuş olursunuz. kırsala kaçtığınız zaman yanınızda kablosuz iletişim araçlarına bağlanabilen herhangi bir teknolojik alet bulunmamalıdır. yön bulmak için kullanacağınız gps cihazı bile uydu ile iletişime geçeceğinden yapay zeka yerinizi kolaylıkla bulabilir. yön bulma becerilerinizi ilkokuldan hatırladığınız şekilde yapabilirsiniz. bu konu hakkında küçük bir yazı yazacağım. filmlerde denildiği gibi hadi kuzeye ya da hadi doğuya gidelim denildiği zaman nerenin kuzey nerenin doğu olduğunu bulabilmeniz gerekmektedir. kırsala kaçtığınız zaman klübe ya da herhangi bir yerleşim yerini tercih etmemelisiniz çünkü yapay zeka kontrolünde olan silahlar ve türevi şeyler öncelikli olarak bu tür yerleri hedefine alacaktır. zaten gezegenimizin etrafında yörüngede bulunan binlerce uydu yapay zekanın kontrolünde olacağından yer tespitinizi gerçekleştirebilir. olabildiğince yerleşim yerlerinden uzakta kaldıktan sonra doğal malzemeler ya da önceden edinmiş olduğunuz kamp ekipmanları ile kendinize güvenli bir barınak yapmanız gerekmektedir. bu barınak yerleşim yerinden uzaklığınıza göre geçici yada kalıcı olabilir. ne olursa olsun kırsalda inin cinin top oynadığı bir yer seçmediğiniz sürece kalıcı bir barınak inşa etmeyin. kalıcı olarak ikamet edeceğiniz yeri ayarladığınız zaman bu bölgede barınağınızı güvenli olacak şekilde inşa etmeniz gerekmektedir. grubunuzu başka gruplarla birleştirebilirsiniz böyle bir durumda çok büyük kitleler halinde yaşamak tehlikeli olabileceğinden sayınız çok fazla olmaması önerilir. gruptaki herkesin hayatta kalma becerileri aynı olmayacağından dolayı bu konuda yetenekli arkadaşlar uzun vadede hayatta kalmada yardımcı olacağından diğerlerine yetenekelerini öğretmesi gerekir. büyük bir ihtimalle filmlerde olduğu gibi yapay zekanın merkezine bombalı saldırı yapabilecek birileri olmayacağından insanlık uzunca bir süre tekrar dünya'ya hükmedemeyecektir. hatta insanlığın sonu dahi gelmiş olabilir. böyle bir durumda hayatta kalabilmek için düşmanın hareketlerini davranışlarını gözlemeniz gerekir. onun davranış biçimlerine göre yeni taktikler geliştirmeli ona göre yaşamasını öğrenmelisiniz. tıpkı dinozorların dünya'ya hükmettiği dönemlerde memeli canlılar sadece geceleri avlanmaya çıkarlardı. günümüzde ise teknolojik aletlere karşı hayatta kalabilmek için ilk insanlar gibi doğayı kullanmanı ona göre kamufle olmasını becermeliyiz. ilk insanlar yerleşim yerlerini akarsu kenarlarına ve dağların eteklerine yapmışlardı. uzun vadede kalıcı olarak yerleşeceğiniz yeri seçerken oraya yol olmamasına özen göstermeniz gerekir. ulaşımın olmadığı yerlerin aranması ikinci planda kalacaktır ve genelde insansız hava araçları ve uydularla kontrol edilecektir. uydu ve insansız hava araçlarına görüntü vermemek için ormanlık alanları yada bitki örtüsünün aşırı yoğun olduğu bölgeleri kullanabilirsiniz. açıklık arazide uzun süreli yürümeniz gerekiyorsa bu yürüyüşleri geceleri yardımcı bir ışık kaynağı olmadan sadece ayışığında gerçekleştirmeniz gerekir.

kapalı kapılar ardında


biraz önce yazdığım zombi saldırılarına karşı hayatta kalma rehberi yazısının başında the last of us oyunundan bahsettim ve bu oyunda kilitli kapılar ardında daha fazla ekipman bulabiliyorduk. kilitli kapıları açabilmek için oyunda bıçak kullanılmıştı fakat gerçek hayatta işler bu şekilde yürürmemektedir. kilit açmak zordur filmlerdeki gibi cebinden gerekli malzemeleri çıkarttıktan sonra hemen kilidi açamazsınız. genelde çok güvendiğimiz çelik kapıları açmak için -eğer özellikle kilitlenmemişse- kimlik kartını ya da pet şişeyi makasla keserek bir düz levha yapmanız gerekir. kimliği ya da pet şiseden yaptığınız parçayı damağın olduğu yere getirip birazcık kurcalarsanız kapıyı açabilirsiniz. eğer kaşınızda bir asma kilit varsa kola/gazoz gibi teneke kutuyu makas yardımızla T harfi biçiminde keserseniz T'nin dikeyde kalan yerini asma kilidin asması kalınlığında olduğuna dikkat etmeniz gerekiyor ve iki adet bu T'den yaptıktan sonra asma kilitteki ters U biçimindeki yerden bu iki parçayı sokup kurcalarsanız asma kilidi açabilirsiniz. filmlerde görülen ataç ya da saç tokasıyla da kilit açılabilmektedir ama oldukça zahmetli bir iştir. pense yardımıyla yukarıdaki resimde görüldüğü şekilde iki adet ataç ya da tokayı kullanabilirsiniz. sağ tarafta kalan tokanın kapalı ucunu kilidin alt tarafına yerleştirmeniz gerekiyor. soldaki parçanın sivri uçlu tarafını kilidin üst tarafında yerleştirin. her bir pini doğru pozisyona getirdiğiniz zaman kilidi açabilirsiniz. bu konuda ilgililer internette basit aramalar yaparak uygulama biçimlerini uygulamalı olarak öğrenebilirler.

zombi saldırılarına karşı hayatta kalma rehberi


son dönemlerde internette haberlerde bahsi geçen bir madde hakkında bir şeyler yazmaya karar verdim çünkü etkileri kişiyi bildiğin zombiye çeviriyor. bu güne kadar bütün resident evil, alone in the dark, the last of us oyunlarını oynamış birisi olarak bu konuda bir uzman olduğumu düşünüyorum. aynı zamanda bu konu hakkında oldukça fazla film izledim. ama şu gerçek ki oyun ya da filmlerdeki gibi sağda solda silah ya da ilk yardım çantası bulacak değiliz. aslında daha çok world war z tarzında olacaktır. son döneme kadar gizli bir umbrella şirketinin bir anda ifşa olup yarattığı bir virüsle beraber insanlığın üstüne bu virüsü salacağını düşünmüştüm fakat uyuşturucu satıcıları bu işi becerdi. bir kere zombi denildiği zaman aklınıza neler geliyor bunları bir gözden geçirmek gerekiyor. bu virüs bulaştığı bir çok beyin fonksiyonlarını yokediyor. şuursuz bir şekilde ortalıkta dolaşan yarı-canlılar var. virüs canlı vücudunu bir konak olarak kullanıyor ve bu konak kendi kendisini bitirdiği için düzenli olarak yayılma ve hayatta kalma düşüncesine sahip. bu virüse maruz kalmış kişiler fiziksel olarak aşırı güçlü oluyorlar. ortalıkta şuursuzca takılan bu şeyler çok hızlı hareketler sergiliyorlar. bazıları mutasyon geçirip daha süpersonik güçlere sahip oluyorlar. insan eli değmiş olsa da bu konuda en güzel mutasyon örneği nemesis'tir diyorum.
hayatta kalabilmek için kesinlikle kırsal bölgelere kaçılması gerekiyor. bear grylls bütün programlarında hayatta kalabilmek için kırsal bölgelerde akarsu,nehir yataklarını bulup suyun akış yönünde vadi boyunca aşağı inerek medeniyete ulaşılabileceğini söyler. ama zombi saldırılarında şehirden uzaklaşıp canlıların bulunmadığı yerlere kaçmak gerekir ki böylece virüse maruz kalan kişilerden uzaklaşılabilir. tabi ki imkan varsa deniz en güvenli yer oluyor. denize açılabilmek imkanlar dolayısında oldukça kısıtlı olduğundan olabildiğince yüksek rakımlı yerlere çıkmak insanoğlu için en güvenlisi oluyor. daha sonra bu konuda en önemli diğer etken ise insanoğlu'nun ne derece acımasız olabildiğidir. bir şekilde hayatta kalabilmiş diğer insanlar birbirleri için potensiyel tehlike oluştururlar. bu gruplar bir araya gelip daha fazla güçlenmek yerine liderler arasındaki güç istediğinden dolayı anlaşamazlar böylece birbirlerinin kaynakları için savaş haline girebilirler. kaynaklar zamanla tükeneceğinden dolayı tekrar şehirlere kaynak arayışına gidilecektir. insanların kendilerini koruma içgüdüsünden dolayı ve günümüz zekaları ele alındığında bir çok kişi savunma amaçlı yanlarında silah bulundurmak isteyeceklerdir. bireysel silahlanmanın yüksek olduğu ülkemizde bir çok kişi silahlı olabilecektir ama bizim bu şekilde bir imkanımız olmadığını düşünürsek şehir merkezine ulaştığımızda yağmalardan kalan ürünlerin yanı sıra bu bölgede kendimize silah temin edebileceğimizi unutmayalım. eczaneler ülkemiz için çok önemlidir bir çok kişi kırsala kaçtıktan sonra  virüs harici bir durumda yaralanma hallerinde ilk yardım çantası, geniş spektrumlu antibiyotikler önemlidir. bu virüsün sadece kan dolaşımıyla bulaşmadığını aynı zamanda havadan solunarak bulaştığını düşünürsek kesinlikle gaz maskesi ya da benzeri bir koruyucuyu elle yapmak gerekir. eğer gerçekten ihtiyaç varsa hava ile bulaşma durumu için  önlemimizi aldıktan sonra vücudumuzu kanla bulaşmaya karşı korumamız için ısırılma durumlarına güvenlik önlemi olarak dergileri kullanabilirsiniz. world war z'de bunun uygulaması vardı. bu tür bir koruyusu sizi zombi saldırılarına karşı uzun süreli koruyamaz ve teke tek karşılaşmalarda işe yarayacaktır. bunu başka bir örnekle açıklamak gerekirse bir çok eğitilmiş köpek videoları izlemişsinizdir, olası bir eğitilmemiş köpek saldırısında bile ilk önce nereyi ısırabileceklerse oraya saldırı yapıyorlar. genelde eğiticiler bu tür durumlarda tek kollarını önde tutarlar ki ilk önce o bölgeye saldırsın ve olası bir durumda köpeği ensesinden tutup kontrol altına alabiliyorlar. zombilerde dergi sardığınız kolunuzu yem olarak kullanıp dergiyi ısırttığınız zaman ikinci elinizle delici -bıçak, makas, tornavida gibi- ya da parçalayıcı -balta, tuğla, çekiç gibi- bir aletle zombiyi etkisiz kale getirmeniz gerekir. yardım edebilecek ikinci bir arkadaşınız ya da grubunuz varsa oldukça şanslısınız demektir. çoklu saldırılarda bu tür koruyucular pek işe yaramayacaktır. bu tür zırhların en rahatı olarak kolluk kuvvetlerinde bulunan koruyucu zırhlardan edinebilirseniz süper olur. temel gıda için en basit ve taşınabilmesi kolay konserve yiyeceklerdir. hiç bir şekilde silah olarak kullanmak için elinizde yukarıda bahsettiğim türden şeyler yoksa kendiniz el yapımı silahlar üretebilirsiniz. milyonlarca yıl önce kullanılan ilk silahlardan el baltasından imal edebilirsiniz ya da daha işlevsel balta yapabilirsiniz. evinizde dek geleceğiniz çivi ve dergi yardımıyla yapabilirsiniz.
kırsalda açık havada kalmak yerine köy evleri tarzında ya da kendiniz sığınak yaparak uzun bir süre boyunca virüs salgınından uzak kalabilirsiniz. bu tür sığınakların yada barınacak yerlerin güvenliğini sağlamanız gerekir. imkanlarınız varsa tuzaklar kurmalı ve kendiniz için kaçış yolu ayarlamalısınız. pencerelerin tamamını kapatmalı dışarıdan içeriye tek yoldan giriş sağlamalısınız böylece karşıdan gelen tehlikeye karşı daha güvende olursunuz. çevredeki vahşi hayvanlara karşı tetikte olmanız gerekir özellikle virüsten etkilenebiliyorlarsa eskiden olduğu gibi ateş yakarak onları ürkütemez aksine üzerinize çekersiniz. uzun mesafelerde bu tür canlılardan kaçamayabilirsiniz, vahşi hayvanlar için tuzak kurmanız gerekmektedir. 

distopik dünyalar; yaralar ve yara bandı


daha önce distopya adı altında damızlık kızın öyküsü hakkında kadınların öyküsü yazısını yazmıştım. distopik hikayelere olan ilgim ise yanlış hatırmalıyorsam aldous huxley'in cesur yeni dünya'sı -brave new world- yada george orwell'ın 1984 romanı ile başlamıştı. ikisi arasında kararsızım çünkü yıllar önce ikisinide ard arda okumuştum. bir anda distopik dünyalara dalmama neden olan bir hocamın ders esnasında 1984'deki sevgi bakanlığından bahsetmesiyle başladı. dersin bitmesiyle beraber soluğu kitapçıda aldım ve hem cesur yeni dünya'yı hem de 1984'ü satın almıştım devamında diğerleri hayatıma dahil oldu ama hiç bir zaman kronolojik olarak distopik romanları okuyamadım. biraz da cehalet vardı üstümde google aralamarında similar 1984 yada similar brave new world diyerek karşıma çıkan sonuçlardaki kitapları temin ederek okumaya devam ettim. önümüzde durup bizi yönlendirebilecek birileri yoktu çevremde ne bileyim bir fantastik kurgu ya da bilim kurgu için gameshow, level dergileri vardı. özellikle bu iki bilgisayar oyun dergisinin fantastik kurgu ve bilim kurgu konusunda yardımlarını hiç bir zaman unutamam ama nedense distopya pek yaygın değildi. 1984'den herkes bahsederdi ama cesur yeni dünya'yı bilenlerin sayısı azdı. fahrenheit 451 mi? bilen yoktu. george orwell'in 1984'ü okuduktan sonra hayvan çiftliği ve daralma kitapları başuçu eserlerim haline gelmişti. özellikle daralma benim için çok özeldir. yıllar önce bir blog'da okuyarak dikkatimi çektiğini inkar edemem şimdi o blog kapatıldı. kendisinden o kadar bahsedildikten sonra daralma'dan bir alıntılama özellikle dikkatimi üstüne çeken alıntılamayı buraya yazmazsam içim gider.
bulunmaz yetenekleriniz var, ama aşırı alçak gönüllü olduğunuzdan hiçbir zaman hak ettiğiniz takdiri göremiyorsunuz. yakınlarınız sizin yeteneklerinizi değerlendiremiyorlar. bir kenarda durup başkalarının sizi takdir etmesini bekliyorsunuz. duyarlı ve müşfik bir insan, sadık bir dostsunuz. karşı cinse çok çekici geliyorsunuz. en büyük kusurunuz çömertliğiniz. azmedin, çok yükseleceksiniz!
yukarıdaki alıntıda okuyacağınız üzere bir çok kişi kendisinden bir şeyler görebilmektedir. bazı kişiler ise baştan sona tamamen beni anlatıyor diyebilir. önemli olan ise son cümlenin vuruculuğudur; azmedin, çok yükseleceksiniz! son günlerde giden kötü şeylerin üstesinden gelebilmenize en çok yardım eden gücü vermektedir. bu yukarıdaki alıntı hergün gazete köşelerinde okuduğumuz fallardandır, bütün okuyuculara bir şekilde hitap eder ve umut verir. elektronik bir tartıya 1 peni atıldığında 79 kg olduğunu öğrenmesi ve umut dolması için yazılmış faldan başka bir şey değildir.
asıl konu başlığını dağıtmak istememe rağmen bir çok yazımda olduğu gibi bu yazının başında bile bir konudan başka bir konuya sıçrayabiliyorum. bu yazımın amacı distopik dünylardan bahsetmekti ve dağılmadan kısaca anlatmak istiyorum. öncelikle başta belirtmek isterim ki bir çok yerde jack london'ın demir ökçe -the iron heel- kitabının distopik olduğundan bahsedilir ama ben demir ökçe'yi kütüphaneme katamadığım için bu yazımdan kendisinden bahsetmeyeceğim olurda bir gün fırsat bulup onu okuyabilirsem belki bu yazı üstünde düzenlemelerde bulunurum. bu konuda bana sorulsaydı distopik romanların öncüsü yevgeni zamyatin'in biz kitabıdır. bu işin başıdır ve hangi distopik eseri okumuş olursanız okuyun buram buram biz koktuğunu göreceksiniz. özellikle biz'i okuduktan sonra cesur yeni dünya'yı okuyan insanlarda aldous huxley'e karşı bir araklamacı yaklaşımı bulunmaktadır. tabi ki ben olayları yaşanmışlakları o döneme göre değerlendirmek gerektiğini düşündüğüm için bu konuda bir şey demek istemiyorum. yazarlar birbirlerinden etkilenebilir, bir birlerinin eserlerinden ilham alabilirler tabi ki o dönemlerde iletişim bu kadar hızlı olmadığı için insanlar bilgiye günümüzdeki kadar hızlıca erişemeyebilirler. çok beğendikleri başka bir dilin edebi eserinden etkilenip bunu herkese yazmalıyım diye düşünebilirler.
biz'deki tekdevlet'in sanatsal yaratıcılığa karşı tutumu aldosu huxley'i etkilemiş ve cesur yeni dünya'yı yaratmıştır. biz'de edebi eserlere karşı yaklaşım biraz farklıdır kendisi rus olmasına rağmen dostoyevski'yi küçümser. ama hiçbir şey yasak değildir. ray bradbury'de fahrenheit 451'de edebie eserlerin yasaklanmasından bahseder. kitap bulundurmak ve okumak suç unsurudur ve cezalandırılırlar. aşkın olmadığı bir dünya'yı hepimiz 1984'de okuduk ve cesur yeni dünya'da da karşılaştık. biz'de ise aşk yoktur ve hormonel dengeler sonucunda pembe bilet sayesinde çiftler bir araya gelirler ve cinsellik oluşur. bu üç romanda cinsel yaşam tek otorite tarafından kontrol altında tutulur ve denetlenir. bir de 1984'de ve biz'de eski evde buluşup kaçamak ilişkiler ana karakterler arasında gerçekleşir. biz'deki velinimet, 1984'de büyük birader'e dönüşmüştür. biz'in koruyucuları ise 1984 ve damızlık kızın öyküsü'nde göz'lere dönüşmüşlerdir. istihbarat heryerde ve herkesi görebilmektedir. biz'deki ana karakter d-503 ve damızlık kızın öyküsü'nde ise offred'dir. kişiler özel isimlere sahip değillerdir. biz'de ana karakterimiz d-503 hikayeyi kendi ağzından anlatır günlük tutar ve benzeri damızlık kızın öyküsü'nde vardır. offred hikaye anlatıcısıdır. otomatik portakal'daki alex'imizde hikaye anlatıcısıdır. distopik eserlerin birbirlerini ne derece etkilediğinden bahsetmek istedim. aslında bir ara oturup distopik edebi eserlerin yanı sıra distopik filmlerden bahsetmem gerektiğini de düşünüyorum.

ps; favorim tabi ki guy montag...

kadınların öyküsü


distopik eserler her zaman ilgimi çekmiştir fakat ömrümüz hiç bir zaman belli bir konu hakkında bütün eserleri okuyabilecek/izleyebilecek kadar uzun değildir. margaret atwood'un türkçeye damızlık kızın öyküsü olarak çevrilen the handmaid's tale kitabı benim kaçırdığım distopik eserlerden bir başkasıdır. bu eserle dizi haline getirildikten sonra tanışabildim ve işin gerçeği kendisinden bu şekilde haberdar olduğumu inkar etmemeliyim. bu esere karşı ayrı bir sempati beslememe neden olan en büyük etkenlerden birisi scrabble oldu hatta bu yazıyı yazmak için bilgisayar başına oturduğumda kullanabileceğim görsel ararken özellikle scrabble olan bir görsel aradım. öncelikle belirtmek isterim ki daha kitabını okumadım ve 10 bölümlük diziyi bitirdim ve 1990 yılı yapımı filmini izledim. ekşisözlük'te okuduğum kadarıyla kitap çok güzel bir şekilde diziye uyarlanmış ve bundan sonra yazacaklarım kitabı okumamış olan benim düşüncelerimdir. fırsat bulduğum ilk vakitte bu kitabı okuyacağım.
günümüzde ve daha öncelerinde kadınların nasıl ikinci planda kaldığını hepimiz görüyoruz. işin gerçeği ülkemiz ele alındığı zaman ciddi anlamda kadınların ikinci sınıf vatandaş gibi muamele gördüğünü haberlerde, sosyal medyada görmüşsünüzdür. en az üç çocuk diyerek kadınları ne şekilde anlamlandırdığımız ortadadır. the handmaid's tale'de kadınların sadece doğurganlık özellikleri için kullanıldığı alternatif bir zamanı anlatmaktadır. bu alternatif zamanda her kadın gebe kalamamaktadır ve ilk etapta bütün kadınların birikimleri eşlerine ya da ailelerindeki bir erkeğe devredilmiş, işten çıkartılmışlardır. gebe kalabilen nadir kadınlar handmaid -damızlık- denilmektedir. bu kadınların hiçbiri gönüllü olarak bu duruma gelmek istememişlerdir. yakup'un çocukları adı verilen bir topluluk yeni bir düzen getirmişlerdir. damızlık kadınları şiddet yardımıyla ehli hale getirmişlerdir. sözlerini dinlemeyen kadınlara ağır cezalar verilmektedir. gözleri çıkartılıp, uzuvları kesilmektedir. doğurganlıklarına zarar verilmediği sürece işkence edilmektedir. damızlık kadınları öyle bir hale getirirler ki hiçbirisi başını dahi yerden kaldıramazlar gerçi zamanla örgütleneceklerdir fakat orası şimdilik kalsın. eski isimleri bir kenara bırakılmış ofxxxxx şeklinde isimler kullanmaktadırlar ve bu isimler geçicidir. xxxxx yerine hangi erkeğe damızlık olarak verildilerse o erkeğin adı gelmektedir. hikayenin ana karakteri june yada yeni adıyla offred'dir. üstdüzey komutan olan fred waterford'a damızlık olarak verilmiştir. damızlık kadınlar ile komutanlar arasında sadece üreme amaçlı olarak 28 günlük döngünün en verimli döneminde seramoni adını verdikler özel bir çiftleşme biçimi vardır fakat hikayede offred ve fred waterfold arasında tuhaf bir ilişki olur ve scrabble'da oynarlar. komutanların eşleri martha olarak isimlendirilir. bu alternatif zamanda eşcinseller cezalandırılır çünkü cinsellik bir eğlence olarak değil dini bir tören olarak görülür. üremek önemlidir çünkü insanoğlunun geleceği buna bağlıdır. hikayenin anahatları bu şekildedir benim asıl anlatmak istediğim konu ise biraz detaylarda bulunuyor.
öncelikli olarak bu şekilde bir sistemin kurucunun bir kadın olması süper bir ironi olmuştur. fred walterfold'un eşi serena joy waterfold eski dünya'da iyi bir yazardır. eşinin pozisyonu gereği ve bağlı bulunduğu yakup'un çocukları topluluğunun iyileştirme ütopyasının temelini atmıştır, yeni düzenin kanunlarını yazmıştır, sistemi oluşturmuştur. kadınlar için kabus olan yeni düzenin mimarıdır ve bu konuda hiçbir şekilde kendisine taviz verilmemiş o da sıradan bir martha'dan öteye geçememiştir. mimarı olduğu dünya'da ise bana göre en büyük eksiklik damızlık kızlar için bir rehabilitasyon merkezinin bulunmamasıdır. bu rehablitasyon merkezinin amacı damızlık kadınların bir erkekten diğerine geçişte tampon zaman dilimi olarak çalışması olacaktır. bunu hikayedeki janine/ofwarren isimli karakterde görmekteyiz. bu kadın asi bir yaklaşımla programa giriş yapmış ama daha sonra tek gözü çıkartılarak ehlileştirilmiştir verildiği ilk evde başarı gösterek bir çocuk dünyaya getiriyor. tabi ki evin erkeği komutan warren biraz sapkın bir arkadaş olduğu için kendisini bir şekilde kandırıp cinsel arzularını janine üstünde gerçekleştirmiş ve yalanlar söyleyerek kızın aklını başından almıştır. janine bir warren evinden alınıp başka bir eve yerleştirildiği zaman seramoniden kaçmış warren'ın geleceğini kendisini alacağından bahsetmiştir. sonuç olarak bir şekilde evden kaçıp warren evine gidip çocuğunu almıştır intihar girişiminde bulunuyor fakat june/offred kendisini sakinleştiriyor ve çocuğu alıyor ama yinede janine/ofwarren köprüden atlıyor. atlamadan önce warren'ın yalancılığından ve cinsel fantezilerinden bahsetmeyi unutmuyor. şimdi bir rehabilite merkezi olsaydı janine çıldırmaz ve sistemin bozulmasına önemli bir etken olmazdı. sonlarında dahi janine bulunup tedavi edilip diğer damızlıkların önüne çıkartılıyor ve bir isyanın başlamasına neden oluyor. herşey iyi bir şekilde oturup sistem çalıştığında dahi insanoğlunun içindeki yozlaşmışlık bu sistemin başka bir şekilde göçmesine neden oluyor. geceleri yeraltı dünyalarında özel kişiler için sisteme uyum sağlayamayan kişilerin çalıştırıldığı eğlence mekanı bulunmakta, bu mekanda eşcinsel eğilimler yaşanabilmektedir. aynı şekilde uyum sağlayamayan kadınlar fahişe olarak önemli kişilere pazarlanmaktadır. serena joy waterfold'un kurduğu sistemde üst düzey komutan olan eşi fred'de bu bozunmuşluğun müdavimlerindendir. bu adamın içindeki yozlaşmışlık dahi rehabilite merkezi olsa bile sistemi göçürtecektir. insanoğlu içindeki arzulara yenik düşen bir yapıya sahiptir. zaten bu june'un offred olmasının nedeni fred'in eski damızlığının intihar etmesidir. fred damızlıklarına karşı tuhaf bir yaklaşım sergilemekte, geceleri özel çalışma odasına çağırmakta ve yasak olan şeyleri damızlıklarına yaptırmaktadır. yasaklanan dergileri okumalarına izin vermekte ya da içki içmesine müsade etmektedir. yaznın başında bahsettiğim scrabble oynanma görseli bu olayı göstermektedir. ilişkiler daha da ilerledikçe özel kıyafetlerle damızlıklarını bahsettiğim yasal olmayan eğlence merkezine götürmektedir. bu sistemi başka bir şekilde denetleyen aslında sistemin herşeyden haberdar olmasını sağlayan göz adı verilen bir istihbarat ağı bulunmaktadır. nick isimli fred'in şoförü olarak takılan arkadaşımız bu teşkilata bağlıdır ama yine de o da arzularına yenik düşmüş ve june/offred'e kendisini kaptırmıştır. aslında hikaye basit ama margaret atwood oldukça güzel tasvir etmiş ve detaylandırmış ki çok güzel bir şekilde diziye uyarlamışlar; kadınlar biyolojik kaderlerine mahkumlar...
çok eskiden düzenli bir şekilde blog yazdığımdan bahsetmiştim ve o dönemki yazımlarından birinin ana temasını bu hikayede küçük bir dialogda gördüm ve oldukça etkilendim. fred walterfold ile june/offred arasındaki bir dialogtu. iyi demek herkes için iyi demek değildir, bazıları için kötü sonuçlanır. insanoğlunun geleceği için tasarlanan bu sistem en iyisidir özellikle üst düzey erkekler için en iyisidir tıpkı üst düzey yönetici olan sosyalist ülkeler gibi ama kadınlar için kötü sonuçlanmaktadır.


hikayenin tamamı hakkında süprizbozanlık yapmak istemedim onun için bazı yerleri atladım ama görsellerde araştırırken bulduğum bir çizimi blogumda paylaşmazsam içim de kalırdı. bir feminist değilim aksine yaşadığımız gerçek dünya'da kadınların ikinci planda kaldığını gördüğümde o kadar üzülmüyorum çünkü bu onların kendi hataları, Schopenhauer'in dediğin gibi; Kadının fıtraten itaat etmek için yaratılmış olması, gayrıtabii mutlak bağımsızlık konumuna yerleştirilmiş olan her kadının hiç vakit kaybetmeden kendisini öyle veya böyle denetilip yönetileceği bir erkeğe bağlamasından anlaşılmalıdır. Bunun nedeni onun bir efendiye ihtiyaç duymasıdır. Kadınlar, herhangi bir konuda dikkate değer bir yeteneğe sahip olabilirler fakat bir dahi olamazlar. Acı ama gerçek, kadınlar birey olmak yerine içgüdüsel olarak bir erkeğin boyunduruğu altına girmeye özellikle ekonomik yönden güçlü bir erkeğin kontrolüne girmeye meraklıdırlar.

ps; dizi uyarlamasında kullanılan şarkıların tamamı sahneler için seçilebilecek en güzel şarkılardı.

kadın çantası içeriği...


eskiden blog yazdığım dönemde mim adı verilen bir bloglar arası etkileşim paslaşma etkinliği vardı. kadın blogları kendi aralarında paslaşıp çantalarının içeriğini bir masaya döker fotoğrafını çeker ve blogunda paylaşırlardı. o blogları okuduğum dönemde ve kendi deneyimlerini birbirine harmanlayarak bir kadının çantasının neler içerdiğini görünce şaşırdım. o dönem de her çantanın içinde bildiğin tuğla biçimli kitap kesinlikle vardı. hani o kitabın sırt tarafının kenarını birisinin kafasına vursan kesinlikle yarardı. bir de şu an hemen hemen herkesin kullandığı teknolojik aletler çok yaygın olmadığı için tabletler çanta içeriğine dahil ediliyordu. her bir çantanın içinde kesinlikle not defteri bulunuyordu ki bu benim en çok takdir ettiğim alışkanlıklarıdır. mp3 oynatıcı ve kulaklığı, telefon kulaklığı olmak üzere çift kulaklık vardı. bazılarının çantasında küçük fotoğraf makinesi bulunuyordu. bir kadının çantasındaki elektronik kitap okuyucu dikkatimi çekmişti ama kılıf falan tam teşekküllüydü ki bu ürünün çantanın içinde düzenli olarak taşındığının en büyük göstergesiydi. tabletler için böyle düşünmüyorum ki bir çoğunun kılıfı yoktu. çeşit çeşit kalem bulunuyordu. abur cubur ki genelde eti form ürünleri vardı sanki eti form'un reklamını yapıyorlardı. makyaj malzemeleri, bakım kremleri yedek çorap, telefon şarj aleti gibi neslelerin yanında düzenli kişisel hijyene önem verenlerin çantasında diş fırçası/macunu bulunuyordu. para cüzdanı ve bir sürü pos makinası slipi vardı. sakızın, çikolatanın ne bileyim yenilecek abur cuburun boş paketleri çantalarında duruyordu. envai çeşit sakız vardı. şimdi günümüzde bahsettiğim teknolojik cihazlara erişim artık daha ekonomik yollardan halledilebildiği için bir çok kadın çantasında bu tür elektronik aletleri taşıyabiliyor. 11"'lik bilgisayar taşıyan bile var. belki dikkatinizi çekmemiş olabilir ama artık bu tür teknolojik cihazların hayatımıza girmesinden dolayı hepsinin sarj aletini taşımaya başladılar. tabi ki gidilen her yerde şarj cihazını kullanabilecekleri priz bulamadıklarından dolayı power bank taşımaya başladılar. 
şimdi konu sadece kadınlar için değil günümüzde erkekleri de ilgilendirmeye başladı. okul çağlarında sırt çantası ile gezinen erkekler vardı ama artık bir çok erkek yanlarında el çantası taşımaya başladı. çantanın içinde ne var diye sorduğumda şarj aleti, telefon, cüzdan, power bank, sigara, çakmak bazen sakız gibi nesneleri duydum. ama öyle bir şey gördüm ki teknolojiye ne derece bağlı olduğumuzu o zaman anladım. türkiye'nin oldukça küçük bir ilinin -nüfusu 1m altında- küçücük bir ilçesinde neredeyse bütün erkekler çift power bank taşıyorlar. lan adama bakıyorsun bir baltaya sap olamamış ama elinde akıllı telefon sürekli olarak sosyal medya platformlarında geziniyor. anlık durum bildiyor, gittiği mekanda olduğunu belirtiyor ya da sürekli fotoğraf paylaşıyor. bu operatörlerin cüzi fiyatlara sosyal medya paketi yayınlamasından sonra adamlar sosyal medyaya yaşam destek ünitesine bağlı gibi yaşıyorlar. her birinin yanında iki adet power bank hiç bir şekilde o platformdan ayrı kalmıyorlar. beni en çok şaşırtan ise bu boş beleş adamların yanında emeklisi, memuru, işçisi her sınıftan adam telefonla birlikte takılıyorlar. 

volkanlar (yanardağlar)


bizim pek başımıza gelmese de volkanik dağlar hayatımızın bir parçası ve dünyanın bildiğimiz haliyle olan haline gelmesinde büyük yardımları olmuştur. aynı şekilde dünya tarihinde kayıt edilebilen 5 büyük kitlesel yokoluşta önemli rol oynamışlardır. bizim buralarda bir volkanik hareket olmadığı için kendileri hakkında pek bir bilgimiz yoktur ama havai gibi aktif volkanlarla yaşayan ülkeler vardır. tam olarak hatırlamıyorum ama bizi ilgilendiren en güncel patlama izlanda'da 2010 yılındaki eyjafjallajökull patlamasıydı, kuzey avrupaya gidecek uçakların kalkışı ertelenmişti.
volkanlar şekillerine göre 3 tipe ayrılırlar;

  • kalkan tipi volkanlar
  • kaldera tipi volkanlar
  • strato tipi volkanlar
hepmizin aklında yer eden görüntüdeki volkan strato tipi volkandır. yüzeye püskürttükleri lavlar soğuyarak kayaçları oluşturur. dünya yüzeyindeki kayakların %80'i volkanik kayaçlardır. gezegenimiz üstündeki genel yayılımları bir hat üstündedir buna ateş çemberi -ring of fire- denilmektedir, genel yayılım diyorum çünkü tamamı bu hat üstünde değildir. aktif olarak bilinen 500'den fazla volkan vardır ve bunun yarısından fazlası bu ateş çemberi üstünde yeralmaktadır. okyanus tabanında aktif olarak volkanik akıntılar meydana gelmektedir. üstmantodaki sıcak silikat karışımı çevresindeki kayaçları eriterek gaz salınımına neden olur, eriyik magma kabuktan yukarı yükselerek yeryüzeyine erişir. sülfür dioksit, hidrojen florit, hidrojen klorit, karbondioksit ve su buharı salınımı yapar ve bu gazlar canlılar için zararlıdır hatta bu mikroskobik tozların akciğere yapışması sonucu oluşan hastalığa pneumonoultramicroscopicsilicovolcanoconiosis adını vermişlerdir.

patladığında çevresindeki canlıları daha önce üzmüş ve tekrar patlarsa bir çok canlının canını yakacak olan bir kaç volkanı aşağıda sıralayacağım. bu volkanlar canlılara zarar verebilecek en tehlikeleri volkanlardır. bir de süper volkanlar vardır ki, bir ara onlardan bahsederim.

mauna loa , havai
taal volcano , filipinler
ulawun , papua yeni gine
nyragongo , demokratik kongo cumhuriyeti
merapi , endenozya
galeras , kolombiya
sakurajima , japonya
popocatepetl , meksika
vesuvius , italya
campi flegrei , italya
yellowstone , amerika birleşik devletleri

kendin pişir, kendin ye


"bir işin doğru olmasını istiyorsan kendin yap" sözüne inanır mısınız? bunun bir başka versiyonunda iyi olmasını istiyorsan kendin yap derler. bu düşüncenin ise günümüzde bir satış pazarlama stratejisi olması insanoğlunun kapitalist düzene nasıl uyum sağladığının en büyük göstergesidir. ihtiyaç olan bir mobilya için yaptığım araştırmalarda ihtiyacıma göre araştırırken "bir de ikea'dan bak demonte halde olduğu için daha uygun oluyor" önerisine uydum ve ikea'dan araştırdım. ama işin aslı aynı fonsiyonel mobilyanın ikea'da daha pahalı olduğunu gördüm. fakat ikea'nın bu fiyatlara rağmen bu ürünleri satabilmesine şaşırdım. ikea etkisi denilen bir kavram var. tüketicilerin yaratılımında katkı sağladıkları ürünlere karşı daha fazla ilgi göstermesidir. bugün ikea'dan alınan ürünlerin montajı esnasında harcadıkları zaman o ürünlere olan ilgilerini arttırıyor. tüketim çılgınlığından olmadıkları konusunda kendilerini kandırma yöntemi. zaten biraz daha araştırma yapılınca hayatımızda do-it-yourself kategorisi oluşmasına neden oldu. bunun bir benzeri iş hayatımızda da karşımıza çıkar. içinde bulunduğumuz bir proje sonuca ulaştığında gururla ben/biz yaptık diyebilirsiniz. ilk maaşını elinize aldığınızda yaşadığınız heyecanı düşünün ya da bir puzzleı tamamladığınızda o son parçayı yerleştirdiğinizde yaşadığınınız mutluluğu düşünün. işte bir ürünün bir şekilde içinde olduğunuzda ve bunda başarı gösterdiğinizde benzer bir mutluluk yaşayacaksınız. bunun adına dopamin deniliyor. hipotalamustan salgılanır. beyninizde bir baraj olduğunu düşünün ve dopamin burada biriktirilir. bir konuda başarı sağladığınızda bu barajdan kontrollü bir şekilde dopamin salgılanır ve başarının hazzını yaşarsınız. tabi ki ikea etkisi kavramı ne zaman ortaya atıldı bilemiyorum ama bu kavramı ülkemiz için yıllardan beri yapılıyor. kendin pişir, kendin ye mekanları bizim ülkemizin en önemli girişimlerinden birisidir. mangalı olan bir masaya oturursunuz mekan sahibi etleri getirir ve sizde pişirmeye başlarsınız. o yediğiniz etten daha fazla keyif alırsınız.

büyük kitlesel yokoluşlar


dünya tarihi günümüze gelene kadar beş büyük kitlesel yokoluş atlatmıştır. bu yokoluşlarda dünya üstündeki canlılığın büyük bölümü yokolmuştur. aslında bir çok kişi bu yokoluşlardan birisi hakkında bilgilidir. dinozorların yokoluşu... kronolojik sırada bu kitlesel yokoluşlardan kısaca bahsetmek istiyorum.
ordovisyen - sillüriyen kitlesel yokoluşudur. 440 milyon yıl önce ordovisyen dönemi sonu, sillüriyen dönemi başıdır. dünya tarihinin bilenen en büyük üçüncü kitlesel yokolşudur. ordovisyen döneminin en çok canlı çeşidi denizlerdedir. bu dönemin yaygın canlıları trilobitler, brachipodlar ve graptolitlerdir. güney yarımküredeki büyük bir buzul bu yokoluşa sebep olmuştur. deniz seviyesinde düşüşe ve iklin değişikliğine neden olmuştur. deniz yaşamının yaklaşık %85'i yokolmuştur. 
geç devoniyen kitlesel yokoluşu, 360 milyon yıl önce devoniyen sonu, karbonifer başında gerçekleşmiştir. sığ denizdeki yaşamlar, mercan resifleri en çok etkilenen yerlerdir. deniz yatağının oksijeni kalmamış ve sadece bakteriler hayatta kalabilmiştir. dünya üzerindeki tüm türlerin üçde ikisi tarihten silinmiştir.
permiyen kitlesel yokoluşu, 250 milyon yıl önce permiyen sonu, triyas başlangıcında gerçekleşmiştir. bu yokoluştan en çok etkilenen canlı türü deniz canlılarıyken, böcekler de ilk kez bir yokoluş yaşamışlardır. dünya stündeki canlılığın %96'sı yokolmuştur. günümüzde yaşayan canlıların tamamı permiyen kitlesel yokoluşunu atkalatabilmiş canlılardır.
triyas - jura kitlesel yokoluşu, 200 milyon yıl önce triyas sonu, jura başlangıcında gerçekleşmiştir. iklim değişikliği, bazalt taşkınları, astroid etkileri bu yokoluşa sebep gösterilmiştir. deniz sürüngenleri, büyük amfibiler, cephelapodlar, resif canlıları etkilenmiştir. o dönemde hayatta olan canlıların neredeyse yarısı yokolmuştur ama bitkiler bundan fazla etkilenmemişlerdir.
kretase - tersiyer kitlesel yokoluşu, 65 milyon yıl önce kretase sonu, tersiyer başlangıcında olmuştur. astroid carpması sonucu gerçekleşmiştir. dinozorların yanında dünya üstündeki canlılığın %70'i yokolmuştur. insanoğlunun bugün dünya üstünde baskın canlı olabilmesinin sebebidir. bu dönem hakkında daha önceden dinozorların yokoluşu yazımda bir şeyler karalamıştım.

şeyma subaşı muharebesi


bugüne kadar yüzüklerin efendisi üçlemesi ile hobbit üçlemesini bir çok kez izlemişizdir. canınız sıkılmıştır hadi bir LOTR izleyeyim demişsinizdir hatta olayı abartıp extended edition olan versiyonları izlemişsinizdir çünkü kıyıda köşede konu ile alakalı bir şey kaçırdım mı endişesi vardır. çünkü olurda bir arkadaş ortamında birisi konu ile alakalı bir soru sorarsa cevabı zınk efekti ile birlikte yapıştırmak istiyorsunuzdur. fakat anlamıyorum nasıl bir arkadaş ortamınız var oturup bir kafede çay içerken "lan yüzüğü neden kartallarla götürmediler?" diye soru mu soruyorlar anlayamıyorum. eğer arkadaş ortamınız bu şekilde ise ciddi ciddi değiştirmeniz gerekmektedir. tehlikenin farkında mısınız bilemiyorum ama bu şekilde devam ederseniz yakında çevrenizdeki arkadaşlarınızın bir hobbit ya da elf gibi davrandığını göreceksiniz, hemen kaçın kurtulun onlardan.
şimdi bu yüzüklerin efendisi filmlerini izleyen arkadaşlar ohh ne güzel yüzük doom dağında dövüldüğü yerde atıldı yok oldu herşeyden kurtunuldu diyordur ama işin aslı öyle değildir. mesela iki kule'yi izleyenler bilir ki isengard sanayi konusunda gelişmiş, toplu uruk hasi üretimi gerçekleştirmiş ve bütün orclar oturmuş seri bir şekilde zırh, kalkan, kılıç üretiyor. o dönemin en önemli çağ atlamasını gerçekleştirmişler. ama iki adet kıçı kırık buçukluk koskoca ağaçsakal'ı oyuna getirip isengard yakınından yürüterek entlerin savaşa müdahil olmasına neden olmuştur. şimdi isengard'in gelişmesi durdurulmuş, orclar öldürülmüş ve bütün gelişim sürecinde kullanılabilecek olan alet-edavat sular altında kalmıştır. extended edition izleyenler bilir ki gandalf ve çetesi isengard'a gelip saruman'la konuşur. saruman hiç teslim olma eğiliminde değildir kulenin tepesinde ardında grima soluncaldil'le birlikte duruyordur.rohan kralı theoden grima'ya seslenip sen bir rohanlısın tarzında gaz vererek yanına çağırmaya çalışmıştır ama saruman'dan ayar yiyen grima ise ardından saldırıp saruman'ın boğazını kesmiş ve artist elf legolas'ın oku ile ölmüştür. saruman'ın kuleden düşmesi değirmen gibi bir şeye saplanması falan vardır.
ama hiç bir şey bildiğiniz gibi değildir. türkiye'nin en önemli gezginlerinden şeyma subaşı üçünçü çağ'da 3018'de orta dünya gezisine çıkmıştır. tabi ki orta dünya'nın küllü zehirli mordor havasını gezecek olamayacağı için hemen en güzel yerlerinden birisine gitmek istemiştir. ama elfler gri limanlar'dan ayrıldığı için ayrıkvadi'de tek başına takılmak ve elflerin gölgesinde kalmamak için kendisinin daha uzun gözükebileceği doğanın en güzel parçalarından birisi olan shire'a gitmiştir. yüzük savaşı mordor kapılarında bitmemiştir. shire'a kadar uzanmıştır. buçukluklar gondor'da taç törenine katıldıktan sonra tekrar shire'a döndüklerinde bölgenin şef ya da sharkey denilen isengard civarından bazı adamların kontrolü altında olduğunu görmüşlerdir. sharkewy denilen eleman bütün bölgeyi kontrolü altında tutarken herşeyi yasaklamıştır. tabi ki maceraperest 4'lü durur mu? kaşıntıları başlıyor milleti sharkey'e karşı organize etmek istiyorlar. merry denilen yarım adam nasılsa ben gondor kralı'nın hizmetindeyim diyerekten kendisini bölgede elçi ilan etmiştir. insanlar bölgeye toplanmaya başladılar ve Pippin durur mu? Took topraklarında bir isyan başlattı ve Took'lar tekrar topraklarına dönmeye başladılar. bu insanlara karşı hobbitler mücadele vermeye devam etti ve bölgeyi ele geçirdiler. 70 kadar insan hayatını kaybetti 12 adam esir alındı, hobbitlerde ise 19 hobbit hakkın rahmetine kavuşmuşken 30 hobbit yaralanmıştır. bu hobbitler savaş çukuru adı verdiklere yere insanları toplu şekilde gömdüler. hobbit gibi bir varlıktan bu derece intikamcı bir şey beklemiyordum hani o insanlarıda ayrı ayrı gömerler demiştim ama beni şaşırttılar.hayatını kaybetmiş 19 hobbit'i ise ayrı ayrı mezarlara gömdükten sonra sharkey denilen adamın peşine düşmeye karar verdiler. sharkey çıkın çıkmazı'nda yaşıyordu. hobbitler burayı bastıklarında karşılarında saruman'ı gördüler. frodo'ya nasıl bir cesaret yüklendi ise saruman'ı çıkın çıkmazı'ndan kovaladı. [şak şak şak] grima solucandil ise yılların verdiği kinle birlikte saruman'a saldırıyor ve boğazını burada kesiyor ama hobbit okçuları grima'yı okla öldürüyorlar. şeyma subaşı'da orada öyle güzel güzel gezinmiş işte... 

dünya dışı akıl



dünya dışı düşünebilen bir varlık var mı? bu tür sorular sürekli karşımıza çıkar. fakat bizim bildiğimiz tek yaşan biçiminde su olduğu için bizim algıladığımız canlı formları aranırken her zaman ilk baktığımız şey su oluyor. fakat düşünebilen bir varlığın olup olmadığı konusunda düşünürken kullanılan enerji miktarına bakılması gerektiği düşünülmüş. mesela bizim gibi bağlı olduğu yıldız sistemindeki yıldızın enerjisinden nasıl faydalandığıyla ilişkilendirilmiş. çünkü bildiğimiz en güçlü enerji kaynağı güneştir. biz dünya olarak birinci bölümdeyiz. güneşten faydalanırken bize gelen ışınlarını kullanıyoruz ve bu ışık güneşten ayrıldıktan 8 dakika sonra bize ulaşmaktadır. en verimli şekilde en yakınımızdaki yıldızdan faydanalanamıyoruz. ikinci grupta ise bağlı olduğu yıldızdan en iyi şekilde faydalanabilen varlıklardır. freeman dyson isimli bir bilimadamı dyson küresi diye adlandırılan bir teori öne sürmüştür. devasa bir yapı ortaya atmıştır. kendimiz için düşünürsek güneş'in etrafının panellerle çevrilerek ortaya çıkan enerjiyi boşa harcamayarak bütün enerjisinden faydalanabilmeyi gerektiyor. bilim kurgu hikayelerinden çıkmış gibi geliyor değil mi? jules verne, ay'a seyahat'i yazdığında da bu şekilde düşünülüyordu. günümüzde yörüngeye gönderdiğimiz uyduyar kütle çekim merkezi kuralına göre gezegenimiz etrafında gönmektedir. dyson küresinin mantığı da bu şekilde çalışır. bu güneş panelleri güneş etrafında belli yörüngede dönecek bir sürü panellerden oluşmaktadır. bu paneller güneş'in etrafında birbirine kenetlenmiş şekilde durursa kütle çekim sebebiyle duramazdı. dyson küresi hakkında bilinen en büyük yanlış bilgidir. yukarıdaki görseldeki gibidir. dünya dışı varlıkların enerji kullanımına göre ayrıldığı üçüncü grup ise olduğu galaksideki bütün yıldızların enerjisini kullanabilen canlılardır. 
dünya'nın dışında bir canlı var mı yok mu diye düşünürken biraz daha açık fikirli olmak gerekir. şu an dünya üzerindeki domine canlı olan insanların teknoloji ve yapılarının diğer canlılar tarafından nasıl görüldüğünü düşünmek gerekir. bir rüzgar gülünün dibinde bulunan böceğin rüzgar gülünden ne anlayabilir ki?

mağaradan yeni çıktım


ilk insanlar barınmak olarak mağaraların derinliklerini kullandılar. bu mağara adamları günümüzde birbirimize karşı kullandığımız iğrenç bir espri haline gelmiştir. oysa o dalga geçilen adamların öyle sanat eserleri vardır ki yaşadıkları döneme göre bugün cin ali çizemeyen seni yerin dibine gömer. o kadar ayrıntılı detaylı tasvirler yapmışlardır. bir çok yer de ve okulda bunlar hakkında öğreneceğimiz ilk bilgi avladıkları hayvanları resmettikleri üzerinedir. ama bu eserlerin tamamı avcılık ve avladıkları hayvanlar hakkında değildir. çizildikleri dönemler ve mağara civarında elde edilen hayvan kemikleri üstünde yapılan araştırmalar sonucunda bu adamlar yaşadıkları bölgede olmayan hayvanları dahi resmetmişlerdir. bu çizimlerin bir başka dikkat çekici noktası ise yukarıdaki fotoğrafta görülüceği üzere çizilen resimlerin üstlerinde etrafında noktaların olmasıdır. aynı şekilde sadece noktalardan oluşan resimler ve çizgiler, örümcek ağları desenleri, kafes sistemleri ya da başka soyut şekiller resmetmişlerdir. bu sırada yukarıdaki fotoğrafta belki dikkatinizi çekmiştirbazı el işaretleri vardır. bu el işaretleride tarihte bilinen ilk eserdir. ama görseldeki değil sadece görseldekine benzemektedir. bazı eserlerde ise insan ayakları yerine toynaklar vardır ya da boynuzlu insanlar. inanç meselesi o dönemlerde dahi insanlarında dahi bulunmaktadır. açıklayamadıkları olaylar, doğa olayları, ölüm kalım acı... sonuç olarak bu adamlar o dönemlerde trans haline geçerek şamanik ayinler yaptıkları düşünülmektedir. sözün özü adamlar o dönemde mağaraların karanlık yerlerinde tavanlara bu tür resimleri çizerken bildiğin halüsinasyon görmektedirler. olmayan noktalar, soyut desenler hayvanlarla birlikte resmettikleri önemli detaylardır.
tuhaf bir şekilde insanoğlu 12000 yıl öncesine kadar mağaralara resimler çizerken nedense bir anda mağaralara resim çizmeyi bıraktı. bu dönem avcı toplayıcı yaşam biçiminden yerleşik yaşam biçimine geçirin olduğu döneme denk gelir. artık insanlar mağaralarda yaşayan avcılık toplacılık yapmak yerine ssabit bir yerde durup hayatımızı etkisi altına alan tarımcılığa yöneldi. aynı şekilde resimler bırakıldı ve bunun yerine taş üstüne oyma resimler yapmak daha cazip gelmeye başladı. urfa'da göbekli tepe adı verilen bölgede devasa büyüklükte tapınaklar inşa edip bu bölgenin çevresine yerleşmişlerdir. bilinen en eski tür buğday bu bölgede bulunmuştur. neden insanoğlu iki boyutlu çizimleri bırakıp taş işçiliği yapıp kabartmaya yöneldiler. kabartma resimlere gece bakıldığı zaman meşale, alev eşliğinde gece incelendiği zaman alev dalgalandıkça kabartmaların gölgelerinin çizilen şeyi hareketli gibi göstermektedir. iki boyutlu düz resimlerden daha dikkat çekici cezbedicidir.

bir klasik; ultima online


bak bu benim oynadığım ilk çevrimiçi oyun, mmrpg massive multiplayer role playing game demek oluyor. bu oyun bir çok kişi için ilk çevrimiçi oyundur. biz dial-up bağlantı ile oynardır. hatta inanır mısın? ara ara bu oyunu yükler oynarım. bu oyun ilk pk deneyimimi yaşadığım oyundu. öyle böyle değil. başa bir oyuncuyu eş zamanlı olarak öldürmek ya da eş zamanlı olarak birlikte oyun oynamak, zindanlarda koşturmak zevkini başka hiç bir oyundan alamadım. bak sana bir pk videosu göstereyim ki izle gör günümüzdeki oyunlar gibi bir kaç saniye içinde rakibi öldüremiyorsun. büyü yapmak içn yeterli mana olması gerekirken, öyle şişeden mana alamıyordun, meditasyon yapman gerekiyordu ya da dinlenmen hen koşturup hem savaşmak zordur. statları skilleri düzgün ayarlayamazsan başarısız olursun. dengesiz olursa hiç bir anlamı olmazdı. bu oyunda 7 adet yeteneği (skill) geliştirebiliyordunuz. 0 ila 100 arasında olurdu. 100 olduğu zaman grandmaster ünvanı alırdın. bir in nox (poison spell) normalde kısıtlı bir sürede saniye başına 1 can puanı düşürürken. grandmaster olduğu zaman saniye başı 7-10 gibi can puanı düşürüyordu. ve cure (an nox) edilmez ise ölümle sonuçlandırıyordu. konsantrasyon diye bir şey vardı. grandmaster poisoning yeteneği olan birisi in nox çektiği zaman hedef kişinin konsantrasyonu düzgün kalamadığı için ölümle sonuçlanırdı.
bu oyuna ilk başladığım zaman runuo sitesinde oynuyordum. böyle salak salak ortalıkta gezinirken çok güçlü adamlarla karşılaşıyorduk. biz dal daşşak ortalıkta gezerken bizim bir arkadaş sör lancelot misali pull plate zırhla ortalıkta dolaşıyordu. o ecnebilerden bir şeyler öğrenmiş alış veriş nedir? nereden ne alınabilir biliyor ve biz de cahiliz. kırmızı adamlar, mavili adamlar kapışıyor bizde hayalet hayalet ortalıkta koşturuyoruz. adamlara derdimizi anlatacağız ama ooOOoooOO biçiminde dözüküyor bizim yazdıklarımız. birisi bizi canlandıracakmış ki konuşabilecekmişiz. neyse savaş bitti ve birisi bizi diriltti. çat pat ingilizce bilgimizle adama derdimizi anlattık ve adam bize resmen sihirli değnekle dokundu bütün statlar ve skiller ayarlanmış şekle getirdi. resmen bizi baştan yarattı. olmak istediğimiz karaktere göre 7 skill gm olmuş halde elimize verdi. sırayla adama yanaşıp ne olmak istediğimizi söylüyorduk o ayarlıyordu meğerse adam sunucunun gamemasterıymış. işte frp/rpg olayına dahil olmam bu şekilde başladı. sonra biz ortalıkta gezdik pk yapmaya çıktık. britania bankası üzeri ve delucia bankası önü benim en uğrak yerimdi diğer insanlarla lak lak yapabilyorum. oyunda mülk sahibi nasıl olunulur bilmiyorum. zamanla onlarıda öğrendik alış veriş takası öğrendik hatta dolandırıcılığı bile öğrendik. ev satışlarında tapuya benzer kağıdı takasa koyuyorduk adam üstüne tıklayıp açıklamasına bakmıyorsa yada çeke benzer kağıtla yapardık. 18x18 alanlı 3 katlı evden tut devasa şatoya kadar hepsinden zamanla alabildik. hatta oyun sunucusuna 3-5 karakterli  aynı kullanıcı adı ve şifreyi yazarak eskiden açılmış hesapları aldık 500 günlük hesaplarımızda gölge bineklere sahip olduk.
bu oyunu anlatırken neden üstteki görseli seçtiğimi söyleyeyim ki hala bu tür karakterleri bu oyunlarda sevmem. animal taming diye bir yetenek vardı. hayvanları ehlileştirip ardınıza alabiliyordunuz. o gördüğünüz ejderhalar kontrol edebileceğiniz 5 hayvan alanından 3'ünü doldururdu. nightmare diye siyah atlar vardı 2 hayvan alanını doldururdu. hayvan ehlileştirici bu arkadaşlar altlarına bir gölge binek hayvanı alıp kalan 4 hayvan boşuğuna iki nightmare alırlardı. bir de bu nightmarelar adama bağlanmış ise ölseler bile adam tarafından canlandırılbiliyordu. bir "all kill" komutu ile hayvanlar öldürene kadar saldırırlardı. hayvan ehlileştirmek için 3 yetenek gerekiyordu sanırım ama bu piçler, iki karakter açıp birisiyle hayvanı ehlileştirir geliştirir ve diğer tek yetenek ile kontrol edebilecek karakterine transfer ederdi. artan diğer iki skill swordmanship ve tactics koysa adam hem nightmareların ardına saklanırken bir taraftan kılıç kullanabiliyordu ya da büyüye yöneliyordu. en iyi playerkiller listesinin ilk 10'da hep bu animal tamer karakterler bulunuyordu.
bu oyunda efsane bir baskın yaşamıştım. chaotic soldiers isimli bir uluslararası klanda ultima online oyuncusuydum. sunucunun en büyük pk klanıydı. bir gün oyun yöneticilerinden birisi evinin etrafını savaş alanı olarak ayarladı ve evin içide savaş alanına döndü. chaotic soldiers'ın tamamı gelsin mavi arkadaşlarda yardıma gelsin meydan muharebesi yaşansın dedi. bizi yenemezsiniz muhabbeti ortada dönerken bir oyunda yaşadığım en geniş çaplı çevrimiçi savaştı.

firavunun renkli patikleri


sen bilir misin frp nedir? ne yer? ne içer? işte öyle bir şey. kardeşimle oturmuş konuşurken nasıl oldu ise konu fantastik kurguya geldi. en başından başlamak gerekirse frp kültürü ülkemizde o kadar ilgi çeken bir konu olamadı. çünkü gerekli kaynakların ingilizce olmasıydı, küçük bir kesim tarafından oynanıyordu. fantasy role playing denildiği zaman küfür edilmiş zannediliyordu. aslında milletçe bu konuya çok ilgiliyiz. bir çok kişi yüzüklerin efendisi ve hobbit serilerini beğendi. masaüstü oyundan bahsetmek isterdim ama ben fantastik kurgu romanlarına nasıl daldığımdan bahsetmek istiyorum. üniversitede ilk yılım kitapevinde korku-gerilim bölümünde bakınırken gözüme sislerin vampiri ilişti. kont dracula'dan başka vampir bilmezdim. elf bir vampir -jander sunstar- fikri dikkatimi çekti. ama bana başka bir karakteri tanımama yardım etti; strahd von zarovich. strahd bildiğin vampir hikayelerine olan açlığımı aldı. ravenloft ne demekmiş o zaman öğrendim. biraz hakkında araştırma yapınca dungeons & dragons'da ayrı bir hikaye olduğunu öğrendim. daha önce frp oynamamıştım çünkü çevremde oyun oynamayı deneyebileceğim bir arkadaşım yoktu. birine frp masaüstü oyunu anlatsam hadi oynayalım mı desem büyük ihtimalle deli muamelesi görebilirdim. frp benim için sadece hakkında teorik bilgi sahip olabileceğim bir şeydi ama sonra oynadım.
ravenloft dünyası ciddi anlamda çok ilgimi çektiği için tekrar bir strahd hikayesi okumak istiyordum. ben strahd, bir vampirin anıları kitabına daldım. karagül şovalyesi'ni okuduğumda ise lord soth'la tanıştım. lord soth elimden tutarak beni ejderhamızrağı -dragonlance- evrenine girmeye zorladı.


raistlin majere'le tanışmama ve uzunca bir süre gruplarına katılıp onlarla maceraya koşturdum. bir neslin hikayesi bitmeden ikinci nesline daldım. tanrılar gitti, tanrıları gönderen kaos geldi. ama benim için en büyük sorun bu kitapların her yerde bulunamamasıydı. bir dönem keyifle okuduğum haz aldığım bu fantastik kurgu eserlerini eskisi kadar okuyamadığımı fark ettim. belki 10-12 sene önce bana bu karakterleri sorsalardı. hayatlarının en ince detayına kadar anlatabilirdim. bugün bu hikayeleri konuşacak birilerini şu an bulamadığım için zihnimin derinliklerine gömdüğümü fark ettim. bu kadar zaman sonra bu konu nasıl bu şekilde ortaya çıktı hala şaşırıyorum ama kardeşimin bana "bir şovalye vardı, bir yerde okuyup öğrenip başka yerde devam etmiştin" demesi sonucu oldu. ravenloft'ta şans eseri tanıdığım lord soth sayesinde fantastik kurgunun renkli dünyasında uzun maceralar yaşadım.

Jeolojik Zaman Cetveli


bugün aslında jeolojik zaman cetveli hakkında bir şeyler yazmak istedim sonra vazgeçtim.

1- fanerozoik devir (545 myö - günümüz)

    a- senozoik (65,5 myö - günümüz)
        i- kuvaterner (1,81 myö - günümüz)
           - holosen (0,01 myö - günümüz)
           - pleistosen (1,81 myö - 0,01 myö)
        ii- neojen (23,8 myö - 1,81 myö)
            - pliyosen (5,32 myö - 1,81 myö)
            - miyosen (23,8 myö - 5,32 myö)
        iii- paleojen (65,5 myö - 23,8 myö)
             - oligosen (33,7 myö - 23,8 myö)
             - eosen (55,0 myö - 33,7 myö)
             - paleosen (65,5 myö - 55,0 myö)

    b- mezozoik (251,1 myö - 65,5 myö)
        i- kretase (142 myö - 65,5 myö)
        ii- jura (205,1 myö - 142 myö)
        iii- trias (251,1 myö - 205,1 myö)

    c- paleozoik (545 myö - 251,1 myö)
        i- permiyen (292 myö - 251,1 myö)
        ii- karbonifer (354 myö - 292 myö)
        iii- devoniyen (417 myö - 354 myö)
        iv- silüryen (440 myö - 417 myö)
        v- ordovisyen (495 myö - 440 myö)
        vi- kambriyen (545 myö - 495 myö)

2- proterozoik devir (2500 myö - 545 myö)

3- arkeyan devir (3600 myö - 2500 myö)

4- hadean devir (4600 myö - 3600 myö)

myö= milyon yıl önce

dünya görüşü


sosyal medyanın en büyük avantajı dünya'nın her bir köşesindeki insanların düşüncelerini, fikirlerini ya da yeteneklerini herhangi bir şeyini öğrenebiliyoruz. bu konuda en popüler olan sosyal medya platformu twitter'dır. twitter'ın bu kadar popüler olması ve tutmasının en önemli özelliği minimalize olması ve çok kısa öz bir şekilde ifade etmemiz gerekmesidir. "özet geç piç" olayı tam twitter içindir. uzun uzadıya anlatmak yerine kısa öz bir şekilde anlatırsın ve biter. twitter'ın bu kadar tutması sonucu bir çok konuda insanların anlık olarak birbirlerine bilgi verebilmesi organize olmalarına yardımcı oldu. oysa en önemli özelliği her statüden insan twitter'ı aktif olarak kullanabiliyor ve basit arayüzü sayesinde bütün dünya bu sistem ile iletişim halinde. yabancı dil bilmenin avantajı ise dünya'nın başka bir yerindeki insanların yaşamları hakkında bilgi edinebiliriz. evrensel bir dil olmadığı için en yaygın olarak ingilizce kullanılmaktadır. eğer ingilizce biliyorsanız dünya'nın gündemini tutarsınız. bir de emojiler hayatımıza girdi kelimelerin yetersiz kaldığı yerlerde bir karakter kullanarak kendimizi olabildiğince ifade etmemize yaratır. bunun diğer avantajı ise bir emoji dünya'nın her yerinde aynı anlama geliyor. twitter'da anlık olarak emojileri takip eden bir web sitesi var. emojitracker.com adresinden ulaşılabilen bu web sitesi sayesinde dünya'nın genel hali hakkında bilgi edinebiliriz.
mesela birinci sırada "gülmekten gözünden yaş gelmek" emojisi var. ikinci sırada "kalp", üçüncü sırada "gözleri kalp kalp olmak", dördüncü sırada "başka bir şekilli kalp", beşinci sırada ise "çok ağlayan" emoji var. sonraki emojiler ise yine pozitif anlam ifade eden emojilerden oluşuyor. insanlar bu güne kadar çok mutlu olmuşlar, en önemlisi sevgilerini ifade etmekten kaçınmamışlar.

mısır medeniyeti ve yunan medeniyeti


mısır medeniyeti mö 3000 yıllarında nil nehri kıyılarında kurulmuştur. bu adamların o kadar enteresan düşünceleri varmış ki sonsuza dek yaşayacaklarını düşündükleri için devasa tasarımlar yapmışlar. en çok bilineni meşhur piramitleridir. yok tasarımında geometri kullanılmış ıvırmış zıvırmış bunları her yerde okuduk izledik dinledik. ama hiyeroglifleri hakkında fazla bilgimiz yoktur. şimdi bu hiyerogliflerde mısırlıların çizdiği sanat eserleri vardır. özellikle insan tasarımları kendilerinden binlerce yıl önce yaşayan diğer insanlardan farklıdır. adamlar çizimlerini olabildiğince detaylandırılmış ama bir o kadar basit bir şekilde tasvir etmişlerdir. bu  şekilde sünneti, mumya yapımını gibi bilgiler anlatırken bir taraftan tanrılar ile olan ilişkilerini anlatır. insan tasvirlerinde göğüs bölgesi ön cepheden görülür ve bacakları aşağı doğru açılır ama ayaklar sağa yada sola bakar. elleri her iki tarafa açık olduğu gibi elleri tek tarafa toplanmış halleri vardır. betimlemelerde anatomik olarak ters olarak dursada elleri bir tarafta dururken ikisininde avuç içleri gözükür ama iki elindeki beş parmak ayrı ayrı çizilmiştir. baş parmak hariç diğer bütün parmakları aynı boydadır. kafaları tek bir yöne bakar vaziyette profilden çizilirken göz detayları belli olsun diye ön yüzden çizilir.
bu mısırlı abilerimiz bu şekilde çizimler yaparak insan vücudunu olabildiğince detaylı olarak tasvir edip en basit şekilde çizmişlerdir. bu çizimlerim tamamı mö 2000 yıllarında ki şekli ile mö 100 yıllarındaki eserler ile aynıdır. bu kadar uzun zaman boyunca hiç bir şekilde tasarımlarında bir değişiklik yapmamışlardır. değişen tek şey ne kadar devasa eserler yaparlar ise ölümsüzlüklerini o kadar gözler önüne sermektedirler. aslında yaptıkları eserlerin tamamını sonsuza dek dayanabilsin diye devasa yapmaya başlıyorlar. sonraki yıllarda yaşayan nesilleri atalarının dev heykellerini görecek ve onları unutmayacaklardır. biz günümüzde bir çok mısır firavunun tanıdığımız için adamların tarihe geçerek bir nevi ölümsüzleştiriyoruz. konuyu nerelere getirdim. kendimden tiskindim. neyse bu çizimlerin yıllarca hiç değişmeden aynı kalabilmesinin sebebi bütün çizimleri aynı tasarım üstünde yapmalarından kaynaklıdır. nasıl mimari eserleri belli bir geometri üstüne kuruluyken aynısı resimleri için de geçerlidir. bildiği kareli taslak yapıp bacak boyu ile eni arasındaki orantı gibi şeyleri yapmışlar. adamlar resim çizmeyi bildiğin formülize etmişler. 


fakat mısırlıların bu devasa heykelleri yunanların ilgisini çekmemiştir. yunanlılar tanrıları hep insan suretinde kurguladıklarından dolayı bir tanrının vücudunun mükemmel bir şekilde atletik olduğunu düşünmüşlerdir. bundan dolayı atletik olup vücudları gururla sergilemişlerdir. bu adamların kültürel olarak düşünceleri bu tanrı mükemmel insan görünümündedir. böyle bir kültürel takıntıları olduğu için kendi sanat eserleri mısır heykelleri gibi çubuksu şekilde sert kenarlı köşegen değildir. yunan heykelleri zaman geçtikçe dahada mükemmelleşmeye başlamıştır. bütün anatomik detaylar incelenmiştir ve birebir heykellerine uygulamışlardır. fakat bu mükemmellikler o kadar iyi bir hale gelmiş ki bire bir insanın şeklini yaptıkları heykeller onlara sıradan gelmeye başlamıştır. bunun en güzel örneği ise kritios çocuğu dedikleri bir heykel var. bu esas duruştaki asker gibi durmaktadır. işte bu mükemmel olan tasarımı kontrollü bir şekilde deforme etmeye başladılar ama bunu yaparken daha da mükemmel bir görüntü yapmaya çalışmalarıdır. mısır heykelleri düz durması yunanlıların ilgisini çekmemiştir. daha sonraki dönemlerde yaptıkları heykeller ise düşeyde insanı ikiye bölmüştür ve bel bölgesinden ikiye bölmüştür. heykellerin genelde sol üst ve alt tarafını hareketli göstermişlerdir. sağ bacak dik dururken sol bacak biraz önde duruyordur. bu dengeyi sağlayabilmek için soldaki bacak sağdakinden daha uzundur. dizler, bel, dirsekler ve omuz bir doğrultu üstünde duruyorken bakış açıları terstir. adonis kası ise bildiğin full plate armor gibi durmaktadır. göğüs kasları ise olabildiğince şişkin dururken aynı anda sırt kasları kasılmış gibi durmaktadır. omurga çizgisi olabildiğince belli olsun ve kalçaları net gözüksün diye kuyruk sokumu kemiğini yapmamışlardır. adamlar bildiğin insan anatomisini deforme ederek mükemmel görüntüyü ortaya çıkartmışlardır. bu mükemmel insan tasarımınımö 450 yıllarında polykleitos denilen heykeltraş gerçekleştirmiştir.

ilk yazı ve ilk imitasyon


ilk yazı hakkında hepiniz sümerlerin kullandığı çivi yazısını biliyorsunuz değil mi? aslında bu bilginiz tamamen yanlıştan ibarettir. ilk yazı aslında günümüzde olduğu gibi her şeyin beşiğini oluşturan çin'den çıkmıştır. nasıl bir teknoloji ilk olarak amerika ya da avrupa'dan başlayıp gelişimini çin'de tamamlıyorsa o zamanlarda o şekildeydi. lan şöyle bir durup düşününce çin hakkında yazılabilecek çok şey varmış. neyse konumuz dağılmasın çin ve yazıdan devam etmek istiyorum. ne demiştik efendim ilk yazı sümerlerin çivi yazısı değil tamamen çin'in kum üstüne izlerinden ibarettik. sümer ve çin medeniyetleri birbirinden oldukça uzak mekanlarda -sümerler; mezopotamyada çin; uzak doğuda- m.ö. 4000-3000 yıllarında kurulmuşlardır. bak aynı dönemlerde ise kuzey amerika'da olmekler vardır. olmeca tekilanın kaynağını ne zannediyordun. mısır'da ise mısır medeniyeti kuruldu. insanlar ne kadar ilginç varlıklar birbirinden habersiz bir şekilde bir birlerine yakın tarihlerde devasa medeniyetler kuruyorlar. aranızda anlaştınız mı lan? diye sorarlar değil mi?
işte yazı hakkında önemli bir bilgi vermem gerekiyor. ilk yazılı kaynaklar günümüz dillerine çevrilmeye başlandığında şunu fark ettik ki; ilk yazılı kaynaklar muhasebe bilgileri ve muhasebe bilgileri hakkında eğitim notları, ders çalışma tabletleriydi. muhasebenin anlamı nedir çünkü yapılan işlemlerin kayda alınması gerektiğini fark ettiler ilerleyen dönemde gelir idaresi başkanlığı hayatımıza girdi üniversite öğrencilerinin mezuniyet sonrası korkulu rüyası oldular. işte muhasebe kayıtları tutuldu. 3 çuval arpa aldım, 2 çuval buğday verdim. 5 top ipek aldım, 3 çuval tuz verdim misali yazılardı. ders notu dememin sebebi ise 4 işlem hakkında deneme yazıları hakkında bilgiler olmasıydı. günümüzdeki gibi mükemmel bir rakam sistemi olmasa bile bir kaç sembol ile karmaşık sayıları kayıt altına alabiliyorlardı. 
bir gün iki çinli pazar yerinde müşterileri ile birlikte lak lak ederken içlerinden komşu pazarcının ne kadar göt olduğunu düşünüyordu. kalp kalbe karşıdır sözünün adeta vücut bulmuş halleriydi. hani bu iki adam bir birine o kadar kıl o kadar ayarmışlar ki çekememezlik had safhadaymış. neyse iki pazar tezgahı arası tek yolu ortak kullanmalır gerekiyor ister istemez sürekli karşı karşıya geliyorlarmış. bir köprüdeki 2 inatçı keçi gibilermiş. neyse bu amcalar yine böyle bir gün karşı karşıya gelince biri diğerinin tezgahındaki arpayı yere dökmüş. zemin kum olduğu mal sahibi yerden arpa tanelerini tek tek toplarken diğerine vermiş kalayı. bu kalay miktarı yere döklen arpa miktarı ile doğru orantılı olarak artmış. sonra yerdeki arpa taneleri toparlanınca düz kum zeminde arpa tanelerinin bıraktığı izler mal sahibinin dikkatini çekmiş. işte bir ilham geldiğindeki yanan ampül pazarcının kafasının üstünde yanmış. film şeridi gibi gelecek gözlerinin önünden akmaya başlamış. muhasebe kayıtları ve işlem kolaylığı, tarih kaydı ve bilgilerin bir sonraki nesle aktarımı, başkalarının hayal güçlerin içinde gezinme imkanı ve sonunda dijital rakamlar dönüşmesi ve kredi borçları... o esnadadiğer pazarcı benzer düşünceleri kafasından geçirmeye başlamış. işte olayı çözmek için bölgenin kadısına gitmişler. ikisi de birbirini suçluyor ve aynı zamanda yazıyı icat ettiklerini iddia ediyorlarmış. koskoca kadının kafasını ütülemişler ve o gün kadı tiz bu ikisinin kellesi vurula, bir daha yazıdan bahsedenin götüne kazma sapı sokula diye ibretlik bir ceza verince ilk yazının sümerce olduğu öğreniyorsunuz. millet korkudan yazıdan bahsedemediği için ilk yazı sümerce zannedilir. bu yanlış bilginizi düzeltin. çinliler aynı gün imitasyon ürün olayınıda öğrenmişlerdir.
çinlilerden bu kadar bahsetmişken günümüzde çin'in bu hale gelmesinin en önemli sebebi tatar yayıdır. adı tatar yayı nasıl çin işi diyebilirsiniz. tatar yayı denilmesinin sebebi bu yayın türklere bu şekilde geçmesinden dolayı adı tatar yayıdır. neyse bu yayın en önemliği özelliği modüler olmasıdır. bildiğin yay parçalara ayrılabiliyor sökülüp takılabiliyor. işte bu yayı öyle bir geliştirmişlerdir ki yayın her bir sökülüp takılabilen parçasının birebir aynısı yedek parça olarak yapmışlardır. bir sürü yedek parça yapmışlar seri üretim nedir bize öğretmişlerdir. bu şekilde çin'de imparatorluk için kavga eden haneler arasındaki içsavaşın galibini belirlemiştir. çin'de bir bütünlük olmuş ve imparatorluk olmuşlardır.

neden feysbuk kullanıyorsun?


ben böyle oturup sohbet ederken, bir misafirliğe gittiğimde ya da herhangi bir ortamda birisi eline telefonun alıp sosyal medya platformlarında gezinmeye başlarsa hadi bir özçekim yapalım paylaşım dediği anda şalterim atmaktadır. ağzımı açarım yumarım gözümü kalayın dibine dibine yüklenirim. genelde böyle bir durum olduğunda karşı tarafın kalbini kırmış olurum. neyse konu o tarafa doğru kaymasın. bir tek facebook değil bir çok sosyal medya platformunda üyeliğim vardır ama bir paylaşım yoktur. kendi adıma olan hesapları aldım ama kullanmadım.
işim gereği bir çok insanla tanışmak durumunda kaldım ve bu insanların tamamı farklı memleketlerden bir birimizden ayrıldığımız zaman bir daha denk gelmemiz oldukça zor oluyor. iş gereği de insan insana lazım oluyor. bir kişi ile a şehrinde bir iş yaptın ise b şehrindeki işi de o adama vermek istiyorsun. neyse insanoğlu biraz tuhaf bir varlık bu konuyu çözemedim gitti. düzenli olarak numara değiştirmeye çok meraklılar. bir adamın numarasını alıp kayıt ediyorsun 6 ay sonra adamın numarasını kapattığını öğreniyorsun. şimdi diyeceksin "lan sırf iş için mi arıyorsun adamların hal hatır sormak için de arasa" ama işin aslı ben her çalıştığıum adamı hafta 1 sefer hal hatır için arayacak olsam boş vaktim kalmazdı. insanoğlu sürekli numara değiştirdiği için onlara ulaşmam zor oluyor ama facebook benim bu sıkıntımı kökünden çözdü. 6 ayda 1 numara değiştiren adamlar nedense sahip oldukları o facebook hesabını kaybetmemek için ellerinden geleni yapıyorlar.hal böyle olunca ve adım soyadıma bir facebook hesabı aktif olarak bulunduğundan iş ile alakalı tanıştığım kişiler beni facebook'dan arkadaş olarak ekliyorlar. bu şekilde iş ile alakalı bir facebook hesabım oldu. birine ulaşmak istediğimde numarası yoksa bir bu facebook hesabından kendisini aratıp buluyor ve bir şekilde iletişim sağlayabiliyorum. şimdi diyeceksin ki bu iş için zaten bir platform var; linkedin... ama nedense linkedin ülkemizde fazla tutmadı. kimilerine çok farklı geldi linkedin kullanımını beceremedi bir facebook kadar son kullanıcıya hitap edemedi. kimi tanıdığım kadınlar var ki linkedin'den uzak durmama neden oldular. bildiğin facebook durum güncellemesi gibi linkedin'de takılıyorlar. bildiğin kezban tribini linkedin'de gördükten sonra uzak durdum. linkedin'in bir diğer sıkıntılı kısmı ise iş ilanı veren ve aylık ücreti belirten firmaların kendilerinew köle araması oldu. firmalar rahatlıkla linkedin'de aylık ücreti çok düşük bir şekilde rahat rahat yayınlıyorlar çünkü bu platformda takılan kişilerin kendilerini verdikleri ücret konusunda itin götüne sokmayacağını biliyorlar. ama aynı ilanı bir facebook sayfasında paylaşsın tonlarca facebook kullanıcısı bu firmayı laf soka soka yerin dibine gömerdi. sözün özü facebook ben ve benim gibi bir çok kişi için mükemmel bir ajanda, kartvizit şeklinde kullanıyor.